KOCAM, 14. ÇOCUĞUMUZA HAMİLE OLDUĞUMU ÖĞRENDİĞİNDE VALİZİNİ TOPLAYIP BAŞKA BİR KADIN İÇİN BENİ VE ÇOCUKLARIMIZI TERK ETTİ… YILLAR SONRA DİZLERİNİN ÜZERİNDE GERİ DÖNÜP ONU AFFETMEM İÇİN YALVARDI — AMA ONA YILLARDIR SAKLADIĞIM ŞEYDEN HABERİ YOKTU.
gittikten sonra hayatımızı değiştiren şey.”
Titreyen elleriyle dosyayı açtı.
İlk sayfada eski bir noter belgesi vardı.
Yalçın satırları okurken kaşları çatıldı.
“Bu… annenin adı.”
“Evet.”
Yalçın’ın annesi Mualla Hanım, bizi terk etmesinden sadece üç ay sonra hayatını kaybetmişti.
Ama Yalçın bunu bile yıllar sonra öğrenmişti.
Çünkü ailesiyle de bağlarını koparmış, başka bir şehre gitmişti.
“Annen seni affedemedi,” dedim.
Yalçın başını eğdi.
“Biliyorum.”
“Hayır. Ne kadar affedemediğini bilmiyorsun.”
Dosyanın ikinci sayfasını çevirdi.
Ve olduğu yerde dondu.
Mualla Hanım, yıllar önce kendisine ait olan küçük arsaları, iki dükkânı ve eski aile evini benim üzerime bırakmıştı.
Ama bir şartla.
Malların geliri yalnızca çocukların eğitimi ve geleceği için kullanılacaktı.
Yalçın şaşkınlıkla bana baktı.
“Annem her şeyi sana mı bıraktı?”
“Bana değil. Çocuklarına.”
Sandalyesine çöktü.
“Benim bundan haberim yoktu.”
“Çünkü o sırada başka biriyle yeni bir hayat kurmakla meşguldün.”
Yalçın gözlerini kapattı.
Ben devam ettim.
“İlk başta bu miras bizi zengin etmedi. Borçlarımız vardı. Ev dökülüyordu. Çocukların masrafı çoktu. Ama annenin bıraktığı iki dükkânın kira gelirini dikkatli kullandım.”
Berkay masanın yanına geldi.
“Sonra annem küçük bir ev yemekleri işi kurdu.”
Yalçın başını kaldırdı.
“Ne?”
Gülümsedim.
“Başta günde on tabak yemek yapıyordum. Sonra yirmi oldu. Sonra elli.”
Mahalledeki kadınlar bana yardım etmişti.
İlk büyük siparişimizi bir fabrikadan almıştık.
Sonra başka fabrikalar geldi.
Yıllar geçtikçe küçük mutfak büyüdü.
Bir dükkân kiraladım.
Ardından ikinci şubeyi açtım.
Çocuklar büyüdükçe onlar da yardım etmeye başladı.
Yalçın gözlerini salonun etrafında gezdirdi.
“Yani bu ev…”
“Bizim.”
“Arabalar?”
“Bizim.”
“İşletme?”
“Artık üç şubesi var.”
Yalçın bir süre hiçbir şey söylemedi.
Sonra acı bir kahkaha attı.
“Ben sizi bırakırken aç kalacağınızı düşünmüştüm.”
Bu cümle ağzından çıkar çıkmaz pişman oldu.
Berkay’ın yüzü sertleşti.
Ben ise sadece ona baktım.
“Biliyorum.”
Yalçın başını kaldırdı.
“Ne?”
“Bunu biliyorum.”
Şaşkınlıkla bana baktı.
“Nasıl?”
Dosyanın içinden başka bir kâğıt çıkardım.
Yıllar önce gönderilmiş bir mektuptu.
Yalçın’ın diğer kadına yazdığı mektup.
Eşyalarını toplarken eski montunun cebinden bulmuştum.
Mektupta şu cümle vardı:
“Bir süre zorlanırlar ama sonunda ailesinin yanına dönmek zorunda kalır. Ben de bu yükten kurtulurum.”
Yalçın’ın elleri titremeye başladı.
“Ben… gençtim.”
“Otuz sekiz yaşındaydın.”
Başını eğdi.
“Bencildim.”
“Evet.”
Birkaç saniye sessizlik oldu.
Sonra gözlerinden yaşlar akmaya başladı.
“Peki şimdi neden bunu bana anlatıyorsun?”
Sandalyenin karşısına oturdum.
“Çünkü sen buraya geri dönmek için geldin.”
“Evet.”
“Ama sen bir eve dönmek istemiyorsun Yalçın.”
Kaşlarını çattı.
“Ne demek istiyorsun?”
“Sen yıllar önce bıraktığın hayatın hâlâ seni beklediğini düşündün.”
Sessiz kaldı.
“Belki çocukların seni özlediğini düşündün. Belki benim hâlâ aynı kadın olduğumu düşündün. Belki kapıyı açıp seni affedeceğimi sandın.”
“Ben gerçekten pişmanım.”
“Buna inanıyorum.”
Bu cevabım onu şaşırttı.
“İnanıyor musun?”
“Evet.”
Gözleri umutla parladı.
Ama devam ettim:
“Fakat pişmanlık, her şeyi eski haline getirmez.”
O sırada üst kattaki merdivenlerden sesler geldi.
Çocuklarımızdan bazıları aşağı iniyordu.
Artık çoğu yetişkindi.
Kızımız Cansu, oğlumuz Emre, Sinem, Baran…
Yalçın onları görünce ayağa kalktı.
“Çocuklar…”
Hiçbiri ona sarılmadı.
Ama hiçbiri yüzünü de çevirmedi.
En büyük oğlumuz Emre öne çıktı.
“Annem bize senin geldiğini söyledi.”
Yalçın gözlerini silmeye çalıştı.
“Ben hepinizden özür dilemek istiyorum.”
Emre başını salladı.
“Özür dile.”
Ve Yalçın gerçekten özür diledi.
Tek tek.
Her çocuğunun yüzüne bakarak.
Kaçırdığı doğum günleri için.
Okul gösterileri için.
Hastalıklar için.
Mezuniyetler için.
İlk iş günleri için.
Düğünler için.
Ve en çok da onları yıllarca yok saydığı için.
Kimse alkışlamadı.
Kimse ona hemen sarılmadı.
Ama ilk defa Yalçın gerçekten konuşuyor, bahane üretmiyordu.
Gece ilerlediğinde çocuklar odalarına çekildi.
Salonda üçümüz kaldık.
Ben, Yalçın ve Berkay.
Yalçın ayağa kalktı.
“Peki… bana bir şans var mı?”
Uzun süre düşündüm.
Sonra cevap verdim.
“Baba olmak için belki.”
Yüzüne dikkatle baktım.
“Ama kocam olmak için değil.”
Gözlerini kapadı.
Başını eğdi.
Bu cevabın geleceğini biliyor gibiydi.
“Anlıyorum.”
Berkay ilk kez ona doğru bir adım attı.
“Ben seni tanımıyorum.”
Yalçın oğluna baktı.
“Ama istersen,” dedi Berkay, “bir gün kahve içeriz.”
Yalçın’ın gözlerinden yeniden yaşlar aktı.
“İsterim.”
O gece kapıdan çıkarken Yalçın bir kez daha arkasına döndü.
Bana baktı.
“Beni gerçekten affettin mi?”
Bir süre cevap vermedim.
Sonra gülümsedim.
“Seni yıllar önce affettim.”
Yüzünde şaşkınlık belirdi.
“Öyleyse neden geri dönmeme izin vermiyorsun?”
Kapının yanında durdum.
“Çünkü affetmek, yeniden aynı hayatı yaşamak zorunda olduğun anlamına gelmez.”
Yalçın başını eğdi.
Ve ilk kez bunu gerçekten anlamış gibiydi.
Kapı kapandıktan sonra salondaki büyük aile fotoğrafına baktım.
Yıllar önce o evde tek başıma, hamile ve korkmuş bir kadın olarak otururken hayatımın bittiğini düşünmüştüm.
Oysa bazı gidişler hayatın sonu değildi.
Bazen insanı kendi gücüne götüren yolun başlangıcıydı.
Yalçın yıllar sonra ailesine geri dönmeye çalışmıştı.
Ama o gece öğrendiği en büyük gerçek, bizim onsuz nasıl hayatta kaldığımız değildi.
Asıl gerçek şuydu:
Biz yıllarca onun dönmesini beklememiştik.
Biz yaşamaya devam etmiştik.
Bir Yorum Yazın