KOCAM, 8 YAŞINDAKİ OĞLUMUZUN BİR DAHA ASLA YÜRÜYEMEYEBİLECEĞİNİ ÖĞRENİNCE BİZİ TERK ETTİ — 10 YIL SONRA OĞLUMUN MEZUNİYETİNE ÇIKIP GELDİ. AMA OĞLUMUN SAHNEYE ÇIKIP YAPTIĞI ŞEY, SALONDAKİ HERKESİ SESSİZLİĞE GÖMDÜ.
“Salondaki herkes sessizliğe gömüldü. Volkan’ın yüzü bembeyaz kesildi.”
Bora elindeki kâğıda birkaç saniye baktı. Ben ön sırada otururken kalbimin göğsümden çıkacakmış gibi attığını hissediyordum. O kâğıdın ne olduğunu bilmiyordum. Bora’nın yıllardır babasına dair içinde neler taşıdığını da tam olarak bilmiyordum.
Çünkü oğlum hiçbir zaman nefret dolu bir çocuk olmadı.
Babası bizi terk ettikten sonra bile Volkan hakkında kötü konuşmazdı.
İlk yıllarda bazen geceleri odasına girdiğimde onu pencerenin önünde otururken bulurdum. Tekerlekli sandalyesi cama dönük olur, sokaktan geçen arabalara bakardı.
Bir keresinde yanına oturup neden uyumadığını sormuştum.
“Babam bir gün geri gelir mi anne?” demişti.
O an içimde bir şey parçalanmıştı.
Ona yalan söylemek istememiştim.
“Bilmiyorum oğlum,” diyebilmiştim sadece.
Bora da başını sallamıştı.
“Gelirse kızmayacağım.”
Sekiz yaşındaydı.
Babası onu terk etmişti ve o hâlâ babasına kızmamaya çalışıyordu.
Şimdi ise on sekiz yaşındaki oğlum aynı adamın birkaç metre önünde, mikrofonun başında duruyordu.
Bora kâğıdı açtı.
“Bunu on yıl önce yazdım,” dedi.
Salondan hafif bir uğultu yükseldi.
Volkan sandalyesinde kıpırdandı.
Bora devam etti.
“Sekiz yaşındaydım. Babamın evden gittiği gece uyuyamadım. Annem mutfakta ağlıyordu. Beni duymadığını sanıyordu ama duyuyordum.”
Başımı eğdim.
O geceyi çok iyi hatırlıyordum.
Volkan gittikten sonra Bora’yı yatağına yatırmış, sonra mutfağa gidip ışıkları kapatarak saatlerce ağlamıştım.
Oğlumun bunu duyduğunu hiç bilmiyordum.
Bora kâğıda baktı.
“Öğretmenimiz o hafta bize ‘Büyüyünce nasıl bir insan olmak istiyorsunuz?’ diye bir ödev vermişti. Ben bu kâğıdı o ödev için yazdım.”
Sonra okumaya başladı.
“Büyüdüğümde babam gibi olmak istemiyorum.”
Salonda çıt çıkmıyordu.
Volkan başını kaldırdı.
Yüzündeki ifade değişmişti.
Bora’nın sesi titremiyordu.
“Babam bugün evden gitti. Anneme doktorlardan, hastanelerden ve benden yorulduğunu söyledi. Ben yürüyemediğim için gittiğini düşünüyorum.”
Gözlerimi kapattım.
Göğsümün ortasında yıllardır kapanmış sandığım bir yara yeniden açılmıştı.
“Eğer bir gün yeniden yürürsem babam geri gelir mi bilmiyorum. Ama gelirse ona şunu söylemek istiyorum: Ben ayağa kalkmayı senin için öğrenmeyeceğim.”
Bora burada sustu.
Başını kaldırıp doğrudan Volkan’a baktı.
“Ben ayağa kalkmayı annem için öğreneceğim.”
Salondan bir anda alkış yükseldi.
Ama Bora elini hafifçe kaldırdı.
Henüz bitirmemişti.
Alkışlar yavaşça kesildi.
Volkan’ın gözleri dolmuştu.
Bora tekrar kâğıda baktı.
“Çünkü annem beni taşırken sırtı ağrısa da belli etmiyor. Doktora giderken otobüs parasını hesaplıyor ama bana hiç para sıkıntımız varmış gibi davranmıyor. Geceleri çalışıyor, sabah yine beni okula götürüyor.”
Artık gözyaşlarımı tutamıyordum.
Bora’nın bunların hepsini fark ettiğini bilmiyordum.
Ben hep onu koruduğumu sanmıştım.
Meğer o da bütün o yıllar boyunca beni izliyormuş.
“Büyüdüğümde insanların zor zamanlarında onları terk eden biri olmak istemiyorum. Birinin hayatı zorlaştığında kaçan değil, yanında kalan biri olmak istiyorum.”
Bora kâğıdı yavaşça kapattı.
Sonra mikrofonu tuttu.
“Bu kâğıdı yıllarca sakladım. Çünkü bir gün babamın geri döneceğini düşündüm.”
Volkan ayağa kalktı.
“Bora…”
Bora elini kaldırdı.
“Lütfen. Sözümü bitireyim.”
Volkan tekrar oturdu.
Bora devam etti.
“Babam bugün buraya geldi ve bana annemin ona istediği hayatı veremediğini söyledi.”
Salondaki bazı insanlar dönüp Volkan’a baktı.
Volkan’ın yüzü kıpkırmızı olmuştu.
“Belki haklısın baba,” dedi Bora.
Bu cümleyi duyunca ben bile şaşırdım.
Volkan’ın yüzünde kısa bir umut belirdi.
Ama Bora hemen devam etti.
“Annem sana rahat bir hayat veremedi. Çünkü hayatı benim için zorlaşmıştı.”
Salon yeniden sessizleşti.
“Annem bana rahat bir hayat vermek için kendi hayatını zorlaştırdı.”
Bu kez alkış bir anda patladı.
İnsanlar ayağa kalkmaya başladı.
Ben ise yerimden kalkamıyordum.
Ağlıyordum.
Bora’nın yüzüne bakıyordum.
Bastonuna dayanarak sahnede duran o genç adamı izlerken, sekiz yaşında tekerlekli sandalyesinde ağlayan çocuğu görüyordum.
Bora mikrofonu tekrar kaldırdı.
“Babamın bana on yıl önce öğrettiği bir şey var.”
Volkan nefesini tuttu.
“Bazen bir insanın size yaptığı en kötü şey bile, size nasıl biri olmamanız gerektiğini öğretir.”
Bora cebinden ikinci bir şey çıkardı.
Küçük bir zarf.
Volkan’a baktı.
“Bunu sana vermek istiyordum.”
Sahneden indi.
Bastonu zeminde hafif sesler çıkararak ilerliyordu.
Volkan ayağa kalktı.
Bora zarfı ona uzattı.
Volkan elleri titreyerek aldı.
“Bu ne?”
“Üniversite kabul mektubumun bir kopyası.”
Volkan şaşkınlıkla Bora’ya baktı.
“Burs kazandım,” dedi Bora. “Tam burs.”
Volkan’ın gözleri parladı.
“Biliyordum oğlum. Sen benim oğlumsun. Her zaman zekiydin.”
Bora’nın yüzündeki ifade bir anda değişti.
“Hayır baba.”
Volkan sustu.
“Bunu yanlış anlama.”
Bora derin bir nefes aldı.
“Ben senin oğlunum. Bunu inkâr etmiyorum. Ama bugün olduğum insanı sen yaratmadın.”
Sonra bana baktı.
“Annem yarattı.”
Salon bir kez daha alkışlarla doldu.
Bu kez ayağa kalktım.
Bora bana doğru yürüdü.
Sarılmak için kollarımı açtım.
O da bastonunu yanına bıraktı ve bana sarıldı.
O an mezuniyet salonunda yüzlerce insan vardı ama ben yalnızca oğlumu hissediyordum.
Omuzlarıma kapanmıştı.
Fısıldadı.
“Başardık anne.”
Ben de kulağına aynı şeyi söyledim.
“Başardık.”
Volkan birkaç adım arkamızda duruyordu.
Bir süre sonra yaklaştı.
“Bora, benimle konuşman gerekiyor.”
Bora geri çekildi.
“Konuşuyoruz zaten.”
“Hayır. Yalnız konuşmak istiyorum.”
Bora bana baktı.
Sonra başını salladı.
“Tamam.”
Tören bittikten sonra okulun bahçesine çıktık.
Volkan bizi kalabalıktan uzak bir köşeye götürdü.
Bir süre konuşmadı.
Sonra başını eğdi.
“Pelin’le yıllar önce ayrıldık.”
Bunu duyunca şaşırmadım.
Belki de içten içe tahmin ediyordum.
“Üç yıl sürdü,” dedi. “Sonra beni terk etti.”
Bora sessiz kaldı.
Volkan devam etti.
“Sonra birkaç ilişkim daha oldu. İş değiştirdim. Başka şehirlere taşındım.”
Sesi giderek küçülüyordu.
“Bir gün sosyal medyada senin yürüdüğün bir fotoğrafı gördüm.”
Bora’nın yüzü gerildi.
Volkan gözlerini sildi.
“O an… ne yaptığımı anladım.”
Bora başını hafifçe yana eğdi.
“Hayır baba.”
Volkan ona baktı.
“Ne?”
“Ben yürüyünce anlamadın.”
Bora bastonunu kaldırdı.
“Beni tekerlekli sandalyede gördüğünde de anlaman gerekiyordu.”
Volkan cevap veremedi.
İşte o cümle, o gün söylenen her şeyden daha ağırdı.
Bora sakin bir şekilde devam etti.
“Ben yürüdüğüm için değerli olmadım baba. Sekiz yaşındayken de değerliydim.”
Volkan’ın yüzünden yaşlar akmaya başladı.
“Biliyorum.”
“Hayır,” dedi Bora. “Şimdi biliyorsun.”
Aralarında uzun bir sessizlik oldu.
Sonra Volkan gözlerini bana çevirdi.
“Özür dilerim.”
Yıllarca bu cümleyi duymayı hayal ettiğimi sanıyordum.
Ama duyduğumda hiçbir şey hissetmedim.
Ne öfke.
Ne zafer.
Ne de rahatlama.
Sadece yorgunluk.
“Benden değil,” dedim.
Bora’ya baktım.
“Özür dilemen gereken kişi o.”
Volkan oğluna döndü.
“Bora…”
Bora derin bir nefes aldı.
“Bir gün seni affedebilirim.”
Volkan umutla ona baktı.
“Ama bugün değil.”
Bora’nın sesi yumuşaktı.
“Ve seni affetmem, yaptıklarını unutacağım anlamına gelmeyecek.”
Volkan başını salladı.
“Anlıyorum.”
Bora gülümsedi.
“Umarım gerçekten anlarsın.”
Sonra arkasını döndü.
Birlikte otoparka doğru yürümeye başladık.
Birkaç metre ilerledikten sonra Bora durdu.
Bana baktı.
“Anne?”
“Efendim?”
“Bugün konuşmamda söylediğim bir şey eksikti.”
“Ne?”
Gülümsedi.
“Bana yürümeyi doktorlar öğretti.”
Bastonuyla yere hafifçe vurdu.
“Ama düştüğümde yeniden ayağa kalkmayı sen öğrettin.”
O an gözyaşlarımı tutamadım.
Oğluma sarıldım.
On yıl önce bir adam kapıyı çekip giderken hayatımızın bittiğini sanmıştım.
Meğer o gün hayatımız bitmemişti.
Sadece başka bir hayat başlamıştı.
Daha zor.
Daha yorucu.
Ama çok daha gerçek bir hayat.
Bora birkaç hafta sonra üniversiteye gitti.
Volkan ara sıra ona mesaj gönderdi.
Bora bazen cevap verdi, bazen vermedi.
Ben hiçbir zaman karışmadım.
Çünkü affetmek de, yeniden ilişki kurmak da Bora’nın kararıydı.
Aylar sonra odasını toplarken sekiz yaşında yazdığı o eski ödevin fotokopisini buldum.
Son cümlesi şuydu:
“Büyüyünce beni terk eden insanı değil, benim yanımda kalan insanı hatırlamak istiyorum.”
Kâğıdı elimde tutarken uzun süre ağladım.
Sonra fark ettim.
Bora aslında yıllar önce seçimini yapmıştı.
O, kendisini terk eden babasının yokluğuyla değil, yanında kalan insanların sevgisiyle büyümüştü.
Ve bana göre oğlumun mezuniyet günü yaşanan en büyük mucize onun yeniden yürüyebilmesi değildi.
Asıl mucize, yaşadığı bütün hayal kırıklıklarına rağmen kalbinin sertleşmemesiydi.
Çünkü bazen insanı güçlü yapan şey, hiç düşmemek değildir.
Sizi bırakıp gidenlere rağmen sevgiye, merhamete ve kendinize olan inancınızı kaybetmeden yeniden ayağa kalkabilmektir.
Bir Yorum Yazın