“Arda oynat tuşuna bastı.”
Mahkeme salonunun içindeki hava sanki bir anda ağırlaştı.
Telefonun küçük hoparlöründen önce birkaç saniyelik bir hışırtı geldi. Ardından Arda’nın nefesi duyuldu.
Hızlı.
Kesik kesik.
Sonra Pelin’in sesi yükseldi.
“Baban öldü diye herkes senin etrafında dönmek zorunda değil, Arda.”
Karşımda oturan gelinimin yüzünden bütün renk çekilmişti.
Avukatı hafifçe ona doğru eğildi ancak Pelin gözlerini telefondan ayıramıyordu.
Kayıt devam etti.
Arda’nın sesi çok kısıktı.
“Ben sadece yarın beni okula bırakıp bırakamayacağını sordum.”
“Benim de bir hayatım var.”
“Servis kartımın süresi dolmuş.”
“Babaannen bıraksın.”
“Babaanneye yine yük olmak istemiyorum.”
Bu cümleyi duyduğum anda boğazım düğümlendi.
Hâkim önündeki dosyadan başını kaldırıp doğrudan Arda’ya baktı.
Kayıtta birkaç saniyelik sessizlik oldu.
Sonra Pelin yeniden konuştu.
“Sen neden her şeyi bu kadar zorlaştırıyorsun? Ben zaten yeterince şey yaşadım.”
“Ben de babamı kaybettim.”
Pelin’in yüzü titredi.
Ama kayıt bitmemişti.
Telefonun hoparlöründen sert bir çekmece sesi geldi.
Ardından Pelin bağırdı:
“Babanın adını kullanıp beni suçlu hissettirmeyi bırak!”
Arda ağlamıyordu.
En azından kayıtta ağladığı duyulmuyordu.
Bu daha da kötüydü.
Çünkü torunumun korktuğunda ağlamamayı öğrendiğini fark ettim.
Sonra kayıtta öyle bir cümle duyuldu ki Pelin aniden ayağa kalktı.
“Bunu kapatın!”
Hâkim sert bir sesle,
“Lütfen oturun,” dedi.
Pelin’in avukatı kolundan tutarak onu yeniden yerine oturttu.
Kayıttaki Pelin ise bağırmaya devam ediyordu.
“İstersen git babaannende yaşa! Zaten herkes beni kötü anne ilan etmeye hazır. Sen de git! Ama sonra geri dönmek istediğinde benden hiçbir şey bekleme!”
Arda’nın sesi geldi.
“Gerçekten gidebilir miyim?”
Mahkeme salonundaki herkes sustu.
Kayıtta Pelin birkaç saniye cevap vermedi.
Sonra buz gibi bir sesle konuştu.
“Şimdi mi?”
“Evet.”
“Bu saatte?”
“Babaanne gelir.”
Pelin güldü.
Ama bu neşeli bir gülüş değildi.
“Tabii gelir. O zaten aylardır bunu bekliyor.”
Kalbim sızladı.
Hiçbir zaman Arda’yı annesinden koparmak istememiştim.
Ben yalnızca torunumun unutulmadığı, yemeğinin hazır olduğu, okula kimin bırakacağını düşünmek zorunda kalmadığı bir yerde yaşamasını istiyordum.
Kayıt devam etti.
Arda fısıldadı:
“Babaanne senin düşmanın değil.”
Pelin’in cevabı gecikmedi.
“Sen daha çocuksun. Hiçbir şey bilmiyorsun.”
Sonra bir şey yere düştü.
Arda irkildi.
Kayıttaki nefesi hızlandı.
Ve Pelin son cümlesini söyledi:
“Telefonu bana ver.”
Kayıt burada kesiliyordu.
Mahkeme salonunda uzun süre kimse konuşmadı.
Hâkim ellerini önünde birleştirdi.
Sonra Arda’ya baktı.
“Bu kayıt ne zaman alındı?”
“Babaanneye telefon ettiğim gece.”
“Annen telefonunu aldı mı?”
Arda başını salladı.
“Almaya çalıştı.”
“Sonra ne oldu?”
Arda bana baktı.
O geceyi ben de unutamıyordum.
Arabaya atlayıp yirmi dakikalık yolu neredeyse yarı sürede gitmiştim.
Pelin’in apartmanına vardığımda Arda bina girişinde oturuyordu.
Üzerinde ince bir sweatshirt vardı.
Ayakkabısının bağcıkları bile çözülmüştü.
Yanında okul çantası duruyordu.
Hepsi buydu.
Bir bavulu bile yoktu.
Arabadan indiğim anda ayağa kalkmış ve hiçbir şey söylemeden bana sarılmıştı.
O gece hayatımda ilk kez Arda’nın bir çocuk gibi değil, çok uzun zamandır güçlü durmaya çalışan biri gibi sarıldığını hissettim.
Sıkı.
Sessiz.
Sanki bırakırsam tekrar geri gönderilecekmiş gibi.
Onu eve götürdüm.
Sıcak süt hazırladım.
Sandviç yaptım.
Ama Arda yalnızca birkaç lokma yiyebildi.
Sonra telefonunu masaya koydu.
“Bir şey kaydettim,” dedi.
Kayıdı ilk kez o gece dinledim.
Bitene kadar tek kelime edemedim.
Sonra Arda bana baktı.
“Babaanne, ben kötü bir evlat mıyım?”
O soru içimde bir şeyi parçaladı.
Sandalyemi yanına çektim.
“Hayır.”
“Ama annem çok üzgün.”
“Evet.”
“Babam öldüğü için.”
“Evet.”
“Belki ona daha fazla yardım etmem gerekirdi.”
İşte tam o anda oğlumun aylar önce söylediği sözün gerçek anlamını anladım.
“Herkesin hayatını kolaylaştırmaya çok fazla çalışıyor.”
Arda, annesinin acısını taşımaya çalışıyordu.
Kendi acısını yaşayamayacak kadar.
Elini tuttum.
“Annenin yaşadığı acı senin sorumluluğun değil.”
O gece ilk kez ağladı.
Sessizce değil.
Çocuk gibi.
Hıçkıra hıçkıra.
Ve ben onu sabaha kadar bırakmadım.
Ertesi sabah bir aile hukuku avukatıyla görüştüm.
Avukat kayıtları, okul belgelerini ve rehber öğretmenin tuttuğu tutanakları inceledi.
Bana çok dikkatli konuştu.
“Bu dava, annesinin kötü biri olup olmadığıyla ilgili değil. Çocuğun şu anda nerede daha istikrarlı ve güvenli bir hayat yaşayabileceğiyle ilgili.”
Ben de tam olarak bunu istiyordum.
Pelin’in cezalandırılmasını istemiyordum.
Torunumun korunmasını istiyordum.
Ama dava açıldığında Pelin bunu ihanet olarak gördü.
Telefon etti.
“Bunu nasıl yaparsın?”
“Pelin…”
“O benim oğlum!”
“Biliyorum.”
“Sen Cem öldüğünden beri onu benden almaya çalışıyorsun.”
“Hayır.”
“Yalan söyleme!”
Sakin kalmaya çalıştım.
“Ben Arda’nın annesini kaybetmesini istemiyorum. Ama annesi yas tutuyor diye Arda’nın çocukluğunu kaybetmesini de istemiyorum.”
Telefonun diğer ucunda uzun süre sessizlik oldu.
Sonra Pelin kapattı.
Mahkeme süreci boyunca beni hiç aramadı.
Arda’yla yalnızca avukatlar ve uzmanlar aracılığıyla görüştü.
Duruşma gününde ise hâkimin karşısında farklı bir tablo çizdi.
“Eşim öldükten sonra zorlandım,” dedi. “Ama hangi anne zorlanmaz? Arda’nın kafası karışık. Babaannesine gitmek istemesinin nedeni orada kuralların daha gevşek olması.”
Arda’nın okul kayıtları okununca bunların “geçici aksaklıklar” olduğunu söyledi.
Rehber öğretmenin notları sunulduğunda,
“Çocuklar bazen abartır,” dedi.
Antrenörden gelen yazılı açıklama gösterildiğinde,
“İki kez geç kaldım diye kötü anne mi oldum?” diye sordu.
Hiçbiri tek başına yeterli görünmüyordu.
Ta ki telefon kaydı çalana kadar.
Kayıt bittikten sonra hâkim Pelin’e döndü.
“Hanımefendi, oğlunuz size gerçekten gitmek istediğini söylediğinde neden bunun arkasındaki nedeni sormadınız?”
Pelin’in dudakları titredi.
“Çünkü… çünkü çok öfkeliydim.”
“Neye?”
Pelin gözlerini yere indirdi.
Mahkeme salonunda ilk kez savunma yapmıyordu.
“Her şeye.”
Hâkim bekledi.
Pelin sonunda ağlamaya başladı.
“Cem’e. Hastalığa. Kendime. Her sabah uyandığımda onun hâlâ ölü olmasına.”
Arda başını kaldırdı.
Pelin devam etti.
“Cem hastalanınca bütün hayatım hastaneler, ilaçlar ve korkuyla geçti. Öldüğünde herkes Arda’ya ne kadar üzüldüğünü sordu.”
Sesi çatladı.
“Kimse bana ne halde olduğumu sormadı.”
Ben dayanamayıp,
“Ben sordum,” dedim.
Pelin bana baktı.
Gözlerindeki ifade öfkeden çok yorgunluktu.
“Evet,” dedi. “Ama ben cevap vermedim.”
İşte o an duruşmanın yönü değişti.
Çünkü mesele artık iki kadının bir çocuk için savaşı değildi.
Bir aile parçalanmıştı.
Ve herkes kendi parçasını tek başına taşımaya çalışıyordu.
Hâkim aynı gün kesin karar vermedi.
Ancak geçici olarak Arda’nın benim yanımda kalmasına, Pelin’le görüşmelerinin ise düzenli ve uzman gözetiminde sürmesine karar verdi.
Ayrıca Pelin’in yas danışmanlığı ve ebeveynlik desteği almasını istedi.
Mahkemeden çıktığımızda Arda elimi tuttu.
Pelin birkaç metre ilerimizde duruyordu.
Gideceğini sandım.
Ama Arda birden elimi bıraktı.
Annesine doğru yürüdü.
Pelin şaşırdı.
Arda karşısında durdu.
“Anne.”
Pelin gözyaşlarını sildi.
“Efendim?”
Arda’nın sesi titriyordu.
“Senin üzülmene kızmıyorum.”
Pelin hiçbir şey söylemedi.
“Ama ben de üzgünüm.”
Bu dört kelime Pelin’i mahkemede söylenen her şeyden daha fazla sarstı.
Dizlerinin üzerine çöktü.
Arda’ya sarılmaya çalışmadı.
Sadece,
“Biliyorum,” dedi.
Arda başını salladı.
“Hayır. Bilmiyordun.”
Sonra bana geri döndü.
Eve giderken arabada tek kelime etmedik.
O akşam Arda eski fotoğraf albümlerini çıkardı.
Babasıyla balık tutarken çekilmiş bir fotoğraf buldu.
Cem’in elinde küçük bir balık vardı, Arda ise yanında dişlerini göstererek gülüyordu.
“Babaanne?”
“Efendim?”
“Tekne hâlâ duruyor mu?”
Gülümsedim.
“Duruyor.”
Bahar geldiğinde tekneyi birlikte göle indirdik.
Motor ilk seferde çalışmadı.
Arda güldü.
“Tıpkı babamın anlattığı gibi.”
Sonunda motor çalıştı ve kıyıdan uzaklaştık.
Gölde uzun süre sessizce ilerledik.
Sonra Arda oltasını suya bıraktı.
Ben oğlumu düşündüm.
“Anne, ben gittikten sonra işler kötüleşirse Arda’nın kendi içine kapanıp kaybolmasına izin verme.”
Cem benden torununu annesinden almamı istememişti.
Benden onu kaybetmememi istemişti.
Aradaki farkı ancak şimdi anlayabiliyordum.
Altı ay sonra Pelin düzenli terapiye devam ediyordu.
Arda hâlâ benimle yaşıyordu ama annesiyle artık her hafta görüşüyordu.
Bazen birlikte yemek yiyorlar, bazen yürüyüşe çıkıyorlardı.
Her şey düzelmemişti.
Belki uzun süre de düzelmeyecekti.
Ama artık Arda annesini gördüğünde eve dönerken,
“Özür dilerim babaanne,” demiyordu.
Bir akşam mutfakta tost yaparken bu ayrıntıyı fark ettim.
Arda buzdolabını açıp,
“Çok acıktım,” dedi.
Sonra masaya oturdu.
Ne özür diledi.
Ne izin istedi.
Sadece acıktığını söyledi.
Önüne tabağı koyarken gözlerim doldu.
Çünkü bazen bir çocuğun iyileştiğini büyük cümlelerden anlamazsınız.
Bazen bunu yalnızca şundan anlarsınız:
Artık acıktığını söylemekten korkmuyordur.
Arda tostundan bir lokma aldı.
Sonra bana baktı.
“Babaanne?”
“Efendim?”
“Babam bizi görseydi sence ne derdi?”
Karşısındaki sandalyeye oturdum.
Bir süre düşündüm.
Sonra gülümsedim.
“Bence ikimize de aynı şeyi söylerdi.”
“Neyi?”
Elimi uzatıp saçlarını alnından geriye doğru ittim.
“Birbirinizi kurtarmaya çalışmayı bırakın. Sadece birbirinizi bırakmayın.”
Arda bir süre sustu.
Sonra gülümsedi.
Ve o anda ilk kez şunu anladım:
Cem öldüğünde ailemiz bitmemişti.
Sadece hepimiz, onsuz nasıl aile olunacağını yeniden öğrenmek zorunda kalmıştık.