ÜÇÜZ OĞULLARIMDAN BİRİ DOĞUMDAN KISA SÜRE SONRA ANİDEN HAYATINI KAYBETTİ — 18 YIL SONRA, KARDEŞLERİNİN DOĞUM GÜNÜNDE KAPIMIN ÖNÜNDE ÜZERİNDE “DOĞUM GÜNÜNÜZ KUTLU OLSUN KARDEŞLERİM” YAZAN BİR HEDİYE KUTUSU BULDUM.
“O kutuyu sana kimin gönderdiğini biliyorum.”
Annemin sesi öylesine titriyordu ki birkaç saniye boyunca söylediği sözlerin anlamını kavrayamadım.
Elimdeki mektubu daha sıkı tuttum.
“Kim gönderdi?” diye sordum.
Annem cevap vermedi.
Gözleri, kutunun içindeki belgeye takılmıştı.
Sonra bir adım geri çekildi.
“Önce kapıyı kapat.”
“Anne, bana hemen söyle.”
Koridordan oğullarımın ve arkadaşlarının kahkahaları geliyordu. Bahçede müzik çalıyor, herkes doğum gününü kutluyordu. Benimse sanki on sekiz yıldır yaşadığım hayat birkaç dakika içinde parçalanıyordu.
Annem yatağın kenarına oturdu.
“Yalın ölmedi,” dedi.
Bunu söylerken gözlerini kaldırıp yüzüme bile bakamadı.
Bir süre nefes alamadım.
“Ne dedin sen?”
“Yalın o gece ölmedi.”
Elimdeki kutu yere düştü.
“Ben hastanedeydim! Doktor bana oğlumun öldüğünü söyledi. Cenazesini yaptık!”
Annem ağlamaya başladı.
“Tabutu hiç açmadın.”
Bu cümle beni olduğum yerde dondurdu.
Gerçekten açmamıştım.
Bana bebeğimin durumunun çok kötü olduğu, onu görmenin benim için ağır olabileceği söylenmişti. Zaten ilaçlarla ayakta duruyordum. Annem bütün işlemleri üstlenmişti.
“Ne yaptın?” diye fısıldadım.
Annem ellerini yüzüne kapattı.
“Ben yapmadım. En azından başlangıçta yapmadım.”
On sekiz yıl önce Yalın hastaneye getirildiğinde durumu ağırmış ama doktorlar onu kurtarmıştı.
Annem bunu bana söylememişti.
Daha doğrusu, hastanenin eski çocuk doktorlarından biri olan Cevdet Bey ile birlikte gerçeği saklamışlardı.
“Neden?”
Sesim artık bana ait değilmiş gibi çıkıyordu.
Annem uzun süre sustu.
Sonunda konuştu.
“Çünkü Yalın’ın ciddi sağlık sorunları olacağı söylendi. Kalbinde doğuştan bir problem vardı. Sürekli tedaviye ihtiyacı olabilirdi. Cevdet bana bunun sizi mahvedeceğini söyledi.”
“Buna sen mi karar verdin?”
Bağırmamak için dudaklarımı ısırıyordum.
“Üç bebeğiniz vardı. Borç içindeydiniz. Babanın işsiz kaldığı dönemdi. Sen zaten doğumdan sonra çok kötü durumdaydın. Ben…”
“Sen benim oğlumu elimden aldın!”
Annem hıçkırarak başını salladı.
“Onu çocuk sahibi olamayan bir aileye verdiler. Cevdet her şeyi ayarladı. Bana onun çok iyi şartlarda büyüyeceğini söyledi.”
Bir anda midem bulandı.
“Babası biliyor muydu?”
“Hayır.”
“Kocam biliyor muydu?”
“Hayır.”
O an annemin yüzüne baktığımda karşımda tanıdığım kadını göremedim.
On sekiz yıl boyunca annem, her ölüm yıldönümünde benimle mezarlığa gelmişti.
Mezarın başında ağlamıştı.
Beni teselli etmişti.
Oysa mezarın içinde oğlum yoktu.
“Peki kutuyu kim gönderdi?”
Annem gözlerini kapattı.
“Yalın.”
Kalbim sanki göğsümün içinde durdu.
“Yalın yaşıyor mu?”
Annem başını salladı.
“Birkaç ay önce beni buldu.”
Dizlerimin bağı çözüldü ve yatağa oturdum.
Yalın, evlatlık olduğunu on altı yaşındayken öğrenmişti. Onu büyüten ailesi gerçeği hiçbir zaman saklamak istememiş ama belgelerdeki tutarsızlıklar nedeniyle biyolojik ailesine ulaşması uzun sürmüştü.
Sonunda eski hastane kayıtlarını araştırmış.
Cevdet yıllar önce hayatını kaybetmişti ama geride kalan bazı belgeler, annemin adına kadar uzanıyordu.
“Beni neden bulmadı?”
“Bulmak istedi.”
Annem ağlayarak bana baktı.
“Ben engel oldum.”
Ayağa kalktım.
“Ne?”
“Beni bulduğunda senden uzak durmasını istedim. Gerçeği öğrenirsen ailene zarar geleceğini söyledim. Diğer çocuklarının hayatını altüst edeceğini söyledim.”
İçimde anneme karşı daha önce hiç hissetmediğim bir öfke yükseldi.
“Sen kimsin de buna karar veriyorsun?”
Tam o anda kapı yeniden çaldı.
İkimiz de sustuk.
Bu kez evin ön kapısıydı.
Bahçedeki sesler de azalmıştı.
Oğullarımdan biri koridordan seslendi:
“Anne, kapıda biri var!”
Annem aniden ayağa kalktı.
“Gitme.”
Ona baktım.
“On sekiz yıl önce senin sözünü dinleyecek durumda değildim. Bugün dinlemeyeceğim.”
Merdivenlerden inerken bacaklarım titriyordu.
Kapının önünde oğullarım durmuştu.
Biri bana dönüp,
“Anne, bu çocuk bizi tanıdığını söylüyor,” dedi.
Kapının dışında yaklaşık onların yaşında bir genç duruyordu.
Uzun boyluydu.
Koyu kahverengi saçları alnına düşüyordu.
Ama beni asıl sarsan gözleriydi.
Kocamın gözlerinin aynısıydı.
Genç bana baktı.
Kimse konuşmadı.
Sonra çok hafif bir sesle,
“Merhaba anne,” dedi.
Dünyadaki bütün sesler bir anda kesilmiş gibiydi.
Elimi ağzıma götürdüm.
“Yalın?”
Gözleri doldu.
Başını salladı.
Kendimi durduramadım.
Kapıya doğru yürüdüm ve onu kollarımın arasına aldım.
İlk anda bedeni gerildi.
Sonra o da bana sarıldı.
On sekiz yıl önce kucağımdan alınmış bebeğimin kokusunu hatırlamam mümkün değildi ama o an içimde bir yer onu tanımış gibiydi.
Arkamda ikizler sessizce bize bakıyordu.
Yalın onlara döndü.
“Doğum gününüz kutlu olsun,” dedi.
Oğullarımdan biri gözyaşlarını silerek gülmeye çalıştı.
“Sanırım bizim sana da aynısını söylememiz gerekiyor.”
Üçü birbirlerine baktılar.
Aynı yaştaydılar.
Aynı gün doğmuşlardı.
Ama birbirlerinin varlığından habersiz on sekiz yıl geçirmişlerdi.
Annem merdivenlerin dibinde belirdiğinde Yalın’ın yüzü değişti.
“Seninle konuşmak istemiyorum,” dedi.
Annem cevap vermedi.
Sadece ağladı.
O gece doğum günü partisi bambaşka bir şeye dönüştü.
Kocam gerçeği öğrendiğinde önce inanmadı. Ardından belgeleri gördü. Anneme öylesine öfkelenmişti ki evden çıkmasını istedi.
Ben ise ne bağıracak ne de hesap soracak güce sahiptim.
Sadece Yalın’ın karşısında oturup hayatını dinlemek istiyordum.
Onu büyüten ailenin iyi insanlar olduğunu anlattı.
Onları anne ve babası olarak sevdiğini söyledi.
Bunu duymak garip şekilde içimi rahatlattı.
Benden hiçbir şey istemediğini de ekledi.
“Sadece gerçeği bilmeni istedim,” dedi.
Elini tuttum.
“Ben senden on sekiz yıl çalındı sanıyordum.”
Başını salladı.
“Hayır. Benim güzel bir çocukluğum oldu. Senden çalınan şey gerçeği bilme hakkındı.”
Bu sözleri uzun süre unutamadım.
Annemle ilişkim bir daha eskisi gibi olmadı.
Yaptığı şeyi affetmem yıllar alacaktı, belki de hiçbir zaman tamamen affedemeyecektim.
Çünkü bir insan iyi niyetle bile olsa, başka bir annenin çocuğu hakkında böyle bir karar verme hakkına sahip değildi.
Ama bütün bu karanlığın içinde kaybettiğimi sandığım bir şeyi yeniden bulmuştum.
Aylar sonra üç oğlum birlikte ilk kez doğum günü fotoğrafı çektirdiler.
Fotoğrafın arkasına Yalın küçük bir not yazdı:
“Biz aslında hiçbir zaman iki kardeş değildik. Sadece üçüncümüzün eve dönüşü biraz uzun sürdü.”
O fotoğraf bugün salonumuzun en görünür yerinde duruyor.
Ve her baktığımda aynı şeyi düşünüyorum:
Geçmişi değiştiremeyiz.
Kaybedilen yılları geri getiremeyiz.
Ama gerçek ne kadar geç ortaya çıkarsa çıksın, insana bundan sonra ne yapacağını seçme şansı verir.
Ben de seçimimi yaptım.
Yalın’ın kaybettiğimiz yıllarının yasını tutmak yerine, bundan sonra yaşayacağımız yılların annesi olmaya karar verdim.
Çünkü oğlum on sekiz yıl sonra kapımı çaldığında bana yalnızca gerçeği getirmemişti.
Ailemizin eksik kalan parçasını da eve getirmişti.
Bir Yorum Yazın