ÜVEY ANNEM, KÜÇÜK KARDEŞİMİN RAHMETLİ ANNEMİN ESKİ KOT PANTOLONLARINDAN DİKTİĞİ MEZUNİYET BALOSU ELBİSEMLE DALGA GEÇTİ — AMA ASIL UTANACAK KİŞİNİN KENDİSİ OLDUĞUNDAN HABERİ YOKTU.
“Bu hanımı biraz yakından çekin,” dedi okul müdürü yavaşça. “Çünkü sanırım onu nereden tanıdığımı hatırladım…”
Aysun’un yüzündeki alaycı gülümseme bir anda silindi.
Az önce telefonunu havaya kaldırıp beni çekmeye çalışan kadın, şimdi sanki görünmez bir el boğazına sarılmış gibi donup kalmıştı.
Salondaki uğultu birkaç saniye içinde kesildi.
Ben sahnenin ortasında, kardeşim Tuna’nın diktiği kot elbiseyle öylece duruyordum. Ne olduğunu anlamıyordum ama müdürün yüzündeki ifade bunun sıradan bir şaka olmadığını açıkça gösteriyordu.
Aysun hemen toparlanmaya çalıştı.
“Sanırım beni biriyle karıştırıyorsunuz,” dedi.
Müdür başını iki yana salladı.
“Hayır, hanımefendi. Sizi kesinlikle karıştırmıyorum.”
Sonra sahnenin yanında duran görevliye işaret etti.
Görevli, elinde ince siyah bir dosyayla yanımıza geldi.
Kalbim hızlandı.
Aysun bir anda sandalyesinden kalktı.
“Bunun burada konuşulması gerekmiyor.”
Müdürün sesi sertleşti.
“Bence tam da burada konuşulması gerekiyor. Çünkü biraz önce bu genç kızın elbisesiyle alay ederken, o elbisenin neden bu kadar değerli olduğunu bilmiyordunuz.”
Aysun gözlerini bana çevirdi.
İlk kez yüzünde küçümseme değil, korku vardı.
Ben ise neyle karşılaşacağımı bilmeden müdüre baktım.
Müdür dosyadan eski bir fotoğraf çıkardı.
Fotoğrafta annem vardı.
Çok gençti.
Üzerinde elbisemde kullanılan koyu mavi kotlardan birine benzeyen bir pantolon vardı. Yanında da okul müdürü duruyordu.
Şaşkınlıkla ağzım açık kaldı.
“Anneniz, yıllar önce bu okuldan mezun oldu,” dedi müdür. “Ben de o dönem burada yeni öğretmendim. Onu çok iyi tanırdım.”
Gözlerim yandı.
Annem okul yıllarından pek söz etmezdi.
Müdür devam etti.
“Anneniz yalnızca çok başarılı bir öğrenci değildi. Aynı zamanda tasarıma büyük ilgisi vardı. Kendi kıyafetlerini dönüştürür, eski kumaşlardan yeni şeyler yapardı.”
Salondaki bazı öğretmenler fotoğrafa bakmak için yaklaşmıştı.
Sonra müdür Tuna’yı çağırdı.
Kardeşim salonun arka tarafında, duvarın dibinde duruyordu. Yüzü kıpkırmızıydı.
“Gel buraya evlat.”
Tuna tereddüt etti ama sonra ağır adımlarla sahneye çıktı.
Müdür elbiseme baktı.
“Bu elbiseyi gerçekten sen mi diktin?”
Tuna başını salladı.
“Evet.”
“Tamamını mı?”
“Evet.”
Salondan alkış sesi yükseldi.
Tuna başını eğdi.
Ben onun elini tuttum.
O anda Aysun çantasını alıp çıkışa yöneldi.
Müdür sertçe seslendi.
“Aysun Hanım, lütfen kalın. Asıl meseleye daha gelmedik.”
Aysun durdu.
İşte o an içime kötü bir his çöktü.
Müdür dosyadan bu kez birkaç belge çıkardı.
“Geçen hafta okulun mezunlar arşivini düzenlerken annenizle ilgili bir vakıf kaydına rastladım. Adı dikkatimi çektiği için inceledim.”
Sonra bana döndü.
“Anneniz ölmeden önce bu okul aracılığıyla sizin ve kardeşinizin eğitimi için küçük bir fon oluşturmuş.”
Nefesim kesildi.
“Ne?”
Tuna da bana baktı.
Müdür başını salladı.
“Fon yıllar içinde büyümüş. Ancak bir süredir sizin adınıza yapılması gereken bazı ödemelerin durdurulduğunu fark ettik.”
Aysun birden bağırdı.
“Bu saçmalık!”
Müdür ona döndü.
“Değil.”
Salondaki herkes artık tamamen sessizdi.
“Fon yöneticileriyle iletişime geçtiğimizde, geçen yıl sizin tarafınızdan bazı belgeler sunulduğunu öğrendik. Çocukların eğitim masraflarının tarafınızdan karşılandığı ve fonun aile giderlerine aktarılması gerektiği belirtilmiş.”
Bacaklarım titremeye başladı.
Aysun’un yeni çantası gözümün önüne geldi.
Ardından geçen ay aldığı telefon.
Salon takımı.
Kısa tatili.
Bize sürekli söylediği o cümle:
“Paramız yok.”
Müdür sözlerini dikkatle seçerek devam etti.
“Ancak çocukların yasal vasisi olmanız, bu parayı kişisel harcamalarınız için kullanabileceğiniz anlamına gelmiyor.”
Aysun öfkeyle bana döndü.
“Bütün bunları sen mi yaptın?”
“Ben hiçbir şey yapmadım.”
Gerçekten de yapmamıştım.
Ama tam o anda Tuna sessizce konuştu.
“Ben yaptım.”
Başımı ona çevirdim.
“Tuna?”
Kardeşim cebinden telefonunu çıkardı.
“Geçen ay Aysun’un odasında annemin adına gelen bir zarf gördüm. Bana ait değildi, açmadım. Ama üzerinde fonun adı yazıyordu. İnternetten araştırdım.”
Aysun ona doğru yürüdü.
“Sen benim odamı mı karıştırdın?”
Tuna geri çekilmedi.
“Hayır. Zarf masanın üzerindeydi.”
Sonra müdüre baktı.
“Okula mail attım. Annemin adını yazdım. Bir şey biliyor musunuz diye sordum.”
İşte her şey böyle başlamıştı.
Müdür başını salladı.
“Tuna bize ulaştıktan sonra kayıtları kontrol ettik. Sonra gerekli yerlere bildirim yaptık.”
Aysun’un yüzü bembeyaz oldu.
“Ben o parayı aile için kullandım.”
Tuna ilk kez sesini yükseltti.
“Biz aile değil miydik?”
Bu soru salonda yankılandı.
Aysun cevap veremedi.
Tuna devam etti.
“Abla baloya gitmek için elbise istediğinde para yok dedin. Ben okul gezisine gitmek istediğimde para yok dedin. Ama kendine çanta alırken vardı.”
Aysun’un gözleri doldu ama bu kez ona acıyamadım.
Çünkü yıllardır eksikliğini çektiğimiz şey yalnızca para değildi.
Bize sürekli yükmüşüz gibi davranmıştı.
Annemizin bıraktığı şeylere bile sahip çıkmamıza izin vermemişti.
Müdür elindeki belgeleri kapattı.
“Fon yönetimi meseleyi incelemeye aldı. Bundan sonra para doğrudan çocukların eğitim giderleri için korunacak. Ayrıca geçmiş harcamalar da araştırılacak.”
Aysun hiçbir şey söylemeden salonu terk etti.
Kimse onu durdurmadı.
Kapı kapandığında ortam birkaç saniye sessiz kaldı.
Sonra müdür bana döndü.
“Bu gece aslında başka bir duyuru yapmak istiyordum.”
Şaşkınlıkla baktım.
“Ne duyurusu?”
Müdür gülümsedi.
“Mezuniyet balosu kapsamında bu yıl ilk kez öğrencilerin yaptığı tasarımlar arasından özel bir ödül verecektik.”
Tuna hemen geri çekildi.
“Ben öğrenci değilim.”
Müdür güldü.
“Bu okulun öğrencisisin. Sadece farklı bir sınıftasın.”
Sonra elbisemi işaret etti.
“Ve jüri, bu elbiseyi gecenin en özgün tasarımı seçti.”
Salonda alkış koptu.
Tuna bana baktı.
Gözleri dolmuştu.
“Ciddi misiniz?”
“Tamamen.”
Ödül yalnızca bir plaket değildi.
Şehirdeki bir tasarım atölyesi, kazanan öğrenciye yaz dönemi boyunca ücretsiz eğitim verecekti.
Tuna’nın elleri titremeye başladı.
Bir yıl önce dikiş dersi aldığı için onunla dalga geçen çocukların bazıları bile şimdi ayağa kalkmış alkışlıyordu.
Ben kardeşime sarıldım.
O da bana.
Elbisemin omuz kısmında annemin eski kotlarından kalan küçük bir cep vardı.
Elimi o cebin üzerine koydum.
Sanki annem de bizimle birlikte oradaydı.
O gece eve döndüğümüzde Aysun çoktan bazı eşyalarını toplamıştı.
Bizi görünce gözlerini kaçırdı.
Bir süre sonra sessizce,
“Ben kötü biri değilim,” dedi.
Cevap vermedim.
Çünkü bazen mesele bir insanın kendini nasıl tanımladığı değildi.
Yaptığı seçimlerdi.
Tuna merdivenlere yönelirken Aysun ona seslendi.
“Sen de mi benden nefret ediyorsun?”
Tuna durdu.
Uzun süre sustu.
Sonra arkasını dönmeden konuştu.
“Nefret etmiyorum. Ama bir daha bize annemin parasını harcayıp sonra da hiçbir şeyimiz yokmuş gibi davranamazsın.”
Aysun o gece evden ayrıldı.
Takip eden aylarda fonla ilgili inceleme tamamlandı.
Harcanan paranın bir kısmının geri ödenmesine karar verildi. Kalan para ise Tuna ile benim eğitimimiz için korumaya alındı.
Ama bütün bunlardan daha önemlisi başka bir şeydi.
Tuna tasarım atölyesine başladı.
İlk gün gitmek istemedi.
“Oradaki herkes benden daha iyi olacak,” dedi.
Ben de ona mezuniyet gecesi söylediği cümleyi hatırlattım.
“Bana güveniyor musun?”
Gülümsedi.
“Evet.”
“Ben de sana güveniyorum.”
Yıllar sonra Tuna gerçekten moda tasarımcısı oldu.
İlk koleksiyonunun adı Hatıra idi.
Koleksiyondaki her parça eski kumaşların yeniden kullanılmasıyla hazırlanmıştı.
Defilenin sonunda sahneye çıktığında üzerinde sade bir kot ceket vardı.
Ceketin iç kısmına küçük bir kumaş parçası dikilmişti.
Annemin kot pantolonlarından kalan son parçaydı.
Ben ise ön sırada oturuyordum.
O meşhur mezuniyet elbisesi artık bana olmuyordu ama hâlâ dolabımda duruyordu.
Çünkü o elbise hiçbir zaman yalnızca bir kıyafet olmadı.
Bir kardeşin ablasına duyduğu sevgiydi.
Bir annenin yıllar sonra bile çocuklarını korumaya devam eden hatırasıydı.
Ve bize şunu öğretmişti:
İnsanları değerli yapan şey, üzerlerinde taşıdıkları markalar değildir.
Bazen en kıymetli şeyler, başkalarının eski ve değersiz sandığı parçalardan yapılır.
Tıpkı o elbise gibi.
Tıpkı bizim yeniden kurduğumuz hayatımız gibi.

Bir Yorum Yazın