Gelinim, mayolu fotoğrafımdaki “kırışık vücudum” yüzünden torunlarımı görmemi yasakladı… Ama onun unuttuğu bir şey vardı.
Kapıyı çaldığımda kalbim göğüs kafesimi zorluyordu ama bu kez korkudan ya da utançtan değil, adaletin getirdiği o sarsılmaz kararlılıktandı. Kapı açıldı. Burcu, beni karşısında görmeyi hiç beklemiyordu. Yüzündeki o kibirli, her şeyi kontrol edebileceğini sanan ifade bir anlığına dalgalandı, yerini şaşkınlığa bıraktı.
"Senin burada ne işin var? Ben sana telefonda..." diye başladı, sesi her zamanki gibi buyurgandı.
Sözünü bitirmesine müsaade etmedim. Sakince, adeta bir misafirliğe gelmiş gibi içeri adım attım. Arkamdan kapıyı kapattığında salona doğru ilerledim. Torunlarım odalarında oyun oynuyor olmalıydı, sesleri yukarıdan geliyordu. Onların o masum dünyasını bu çirkinlikle kirletmeyecektim ama annelerinin onlara ördüğü bu yalan duvarını da yıkmak zorundaydım.
"Otur Burcu," dedim. Sesimdeki bu ani ve güçlü ton onu afallattı. İstemeden de olsa karşımdaki tekli koltuğa oturdu.
Çantamı açtım. İçinden telefonumu çıkardım ve o ekran görüntüsünü açıp sehpanın üzerine, tam önüne koydum. Birkaç saniye önce sildiğini sandığı, teknolojinin hızına güvenip arkasında iz bırakmadığını düşündüğü o zehirli kelimeler, şimdi telefonun parlak ekranında ona bakıyordu.
Yüzü önce bembeyaz oldu, sonra yanaklarına öfkenin ve yakalanmışlığın kırmızılığı yayıldı. "Bu... bunu nasıl..." diye kekeledi. "Bu bir kazaydı, ben onu sana yazmadım!"
"Biliyorum," dedim, sesimdeki sakinliği koruyarak. "Onu bana yazmadın. Onu arkadaş gruplarından birine, beni aşağılamak, arkamdan alay etmek için gönderecektin. Ama aceleyle benim fotoğrafımın altına yazdın. Burcu, sen benim yaşlanan bedenimden, kırışıklıklarımdan çocuklarını korumak istemiyorsun. Sen, kendi sığ dünyanda, kusursuzluk sandığın o sahte kabuğun zedelenmesinden korkuyorsun."
"Beni bununla mı tehdit ediyorsun?" dedi, sesini yükseltmeye çalışarak eski savunma mekanizmasına sığındı. "Bu ekran görüntüsünü herkese yayarsan yay, umurumda değil! Çocuklarımı yine de sana göstermeyeceğim. Burası benim evim!"
İşte Burcu’nun unuttuğu, hesaba katmadığı o en büyük gerçek tam olarak burada devreye giriyordu. Gözlerinin içine baktım. O kibirli kadının arkasındaki zavallılığı gördüm.
"Burcu," dedim, arkama yaslanarak. "Sen bu eve gelin geldiğinde, bu ailenin sadece soyadını almadın. Mehmet ile benim bu yaşa gelene kadar ne yollardan geçtiğimizi, neleri feda ettiğimizi hiç merak etmedin. Sen benim sadece kırışıklıklarıma baktın. Ama o kırışıklıkların arkasındaki emeği hiç görmedin."
Ceketimin iç cebinden katlanmış resmi bir evrak çıkardım ve ekran görüntüsünün hemen yanına bıraktım. Bu, oturdukları evin tapusunun ve Burcu’nun her ay banka hesabına yatan o yüksek miktardaki "aile vakfı" bursunun yasal belgesiydi.
"Bu ev," dedim, parmağımla salonu işaret ederek. "Ve kocanın kurduğu o şirketin sermayesi... Hepsi Mehmet ile benim otuz yıl boyunca gecemizi gündüzümüze katarak çalıştığımız, gençliğimizi ve bedenimizi feda ettiğimiz o eski dükkanın satılmasıyla alındı. Sen bugün 'kusursuz' hayatını yaşa, o lüks davetlerde boy göster diye, ben yıllarca o dükkanın soğuk zemininde ayakta çalıştım. Benim bacaklarımdaki o varisler, yüzümdeki ve vücudumdaki o kırışıklıklar, senin bugün çocuklarını büyüttüğün bu konforlu hayatın harcıdır."
Burcu belgelere bakakaldı. Dudakları titriyordu grsele ilerleyn devamı sonraki syfada....