Altı yaşındayken kaderine terk edilen ikiz kızlarımı tek başıma büyüttüm. Aradan on iki yıl geçti. Babalar Günü sabahında bana dönüp, “Baba, bunca zamandır senden sakladığımız bir şey var,” dediklerinde dünyam yeniden durdu.
Kutunun kadife kapağı yavaşça yukarı doğru açıldığında, sabah güneşinin cılız ışığı kutunun içindeki metale çarpıp gözlerimi kamaştırdı. Tam o anda, zaman benim için on iki yıl önce o uğursuz kavşakta durduğu gibi yeniden durdu.
Kutunun içinde, lacivert kadife yastığın üzerine titizlikle yerleştirilmiş, gümüş zinciri hafifçe kararmış o köstekli saat duruyordu. Babamın saati… Hani sekiz yıl önce, kızlarımın bitmek bilmeyen fizik tedavi masraflarını karşılayabilmek için Eskici Kadir Bey’in dükkanına gözyaşları içinde bıraktığım, arkama bakmamak için kendimi zorlayarak uzaklaştığım o kutsal emanet. Kapıdaki adam, saçları tamamen ağarmış, yüzündeki çizgiler derinleşmiş olsa da o gün bana acıyan gözlerle bakan Kadir Bey’den başkası değildi.
"Kadir Bey?" diyebildim, sesim boğazımdaki koca bir düğümün arasından sıyrılarak çıkmıştı. "Bu… Bu nasıl olur?"
Kadir Bey babacan bir gülümsemeyle bana baktı. Gözleri dolmuştu. Kutuyu ellerimin arasına bırakırken, "On iki yıl boyunca bir babanın nasıl dağa dönüştüğünü uzaktan izledim, evlat," dedi. "Kızların iki yıl önce dükkanıma ilk geldiklerinde tekerlekli sandalyedeydiler. Ama gözlerindeki o inanç, senin gözlerindeki inancın aynısıydı. Söz vermiştim onlara, bu saat senindir, kimseye satılmayacak diye. Bugün sözümüzü tutma günü."
Kapıyı açık bırakıp içeri doğru sendeledim. Bacaklarım beni taşımakta zorlanıyordu. Masanın başında suçlu çocuklar gibi yan yana duran Defne ve Deren’e baktım. Gözlerinden sicim gibi yaşlar süzülüyordu.
"Siz..." dedim, kelimeler dudaklarımdan dökülürken titriyordum. "Siz bunu nasıl yaptınız? O yaştaki iki çocuk… Tedavi masraflarınız, ilaçlarınız, her şey ucu ucuna yetiyordu. Nereden buldunuz bu parayı?"
Defne adım atarak yanıma geldi, artık o titrek adımlardan eser yoktu. Güçlüydü. Elimi tuttu ve beni salondaki koltuğa doğru yönlendirdi. Deren de diğer yanıma oturdu. İkisi birden kollarını boynuma doladılar. Kokularını içime çekerken, içimdeki o koca çınarın köklerinden sarsıldığını hissettim.
"Baba," dedi Deren, hıçkırıklarının arasından konuşmaya çalışarak. "Sen geceleri biz uyuduktan sonra internetten video izleyip saçlarımızı örmeyi öğrenirken, biz uyuma numarası yapardık. Sen sabahın köründe üçüncü işine gitmek için evden çıkarken, arkandan dualar ederdik. Biz bacaklarımızı hissetmiyorduk belki ama senin bizim için eriyip gidişini, her gün biraz daha eksildiğini tüm ruhumuzla hissediyorduk."
Defne araya girdi, gözlerimin içine bakarak sırlarını anlatmaya başladı: "Dört yıl önce, lise birinci sınıftayken okulun bilgisayar laboratuvarında bir şeyler yapmaya karar verdik. Sen bizi yataklarımızda ders çalışıyor ya da oyun oynuyor sanıyordun. Ama biz kodlama öğrendik, baba. Engelli çocukların eğitimi için, bizim gibi dış dünyadan kopuk yaşayan akranlarımız için bir mobil yazılım ve oyun arayüzü geliştirdik. Gecelerce, sen salonda yorgunluktan sızıp kalmışken biz odamızda ekran ışığında çalıştık."
Şaşkınlıktan tek bir kelime bile edemiyordum. Demek o odadan sızan ışıklar, sadece ders notları için değildi gorsele ilerleyn devamı sonrki syfada....