Annemle babam öldükten sonra beni dayım büyüttü..
ama içimde tuhaf bir his vardı. Sanki Cevdet Dayım bu mektubu yalnızca geçmişi anlatmak için değil, hâlâ süren bir şey konusunda beni uyarmak için bırakmıştı.
Sayfayı çevirdim.
“Kaza değildi, Nilay.”
O üç kelimeyi birkaç kez okudum.
Kaza değildi.
Çocukluğum boyunca bana anlatılan hikâyeyi düşündüm. Yağmurlu bir gece… kaygan yol… babamın direksiyon hâkimiyetini kaybetmesi…
Hepsi yalandı.
“Arkamızdaki siyah araç birkaç kilometre boyunca bizi takip etti. Baban hızlandı. Sonra araç yanımıza yaklaşıp bizi yolun dışına doğru sıkıştırdı. Araba bariyerleri aşarak aşağı yuvarlandı.”
Ellerimi ağzıma götürdüm.
“Ben bilincimi kısa süreliğine kaybettim. Kendime geldiğimde baban ölmüştü. Annen ağır yaralıydı. Sen ağlıyordun ama bacaklarını hareket ettiremiyordun.”
Gözlerim doldu.
Dört yaşındaki halimi düşünmeye çalıştım fakat o geceye dair hiçbir şey hatırlamıyordum.
“Sonra aracı gördüm. Yukarıda durmuştu. İçinden bir adam indi.”
Mektubu tutan parmaklarım buz kesmişti.
“Bize doğru yaklaşmaya başladı. O sırada annen elimden tuttu. Bana yalnızca tek bir şey söyledi: ‘Nilay’ı götür.’”
Gözyaşlarım yanağımdan süzüldü.
Annemin son sözleri…
Bunca yıldır bilmediğim son sözleri.
“Senin emniyet kemerini çözdüm. Seni kucağıma aldım ve aracın arkasındaki kırık camdan çıktım. Dizim yarılmıştı ama seni taşıyarak ağaçların arasına girdim. Adam bizi aradı. Sesini duydum. Telefonla birine ‘Çocuk nerede?’ diye soruyordu.”
Bir an nefes almayı unuttum.
Adam beni arıyormuş.
Neden?
Mektup bu soruya da cevap veriyordu.
“Çünkü babanın savcılığa götüreceği belgelerin bir kopyası annenin çantasındaydı. Ama annen asıl kopyayı daha önce başka bir yere saklamıştı. O adam bunu biliyordu. Ve annenin sana bir şey vermiş olabileceğini düşünüyordu.”
İstemsizce boynumdaki kolyeye dokundum.
Cevdet Dayımın bana on sekizinci yaş günümde verdiği küçük gümüş kolye…
Çocukluğumdan beri ailemden kalan tek eşyanın bu olduğunu söylerdi.
Kalbim hızlandı.
Mektubun altına doğru indim.
“Şimdi boynundaki kolyeye bak.”
Elim titreyerek kolyeyi çıkardım.
Yuvarlak küçük madalyonun üzerinde hiçbir şey yoktu.
Yıllarca açılmayan sıradan bir kolye olduğunu düşünmüştüm.
Mektupta şöyle yazıyordu:
“Arkasındaki küçük çizginin içine tırnağını bastır.”
Dediğini yaptım.
Klik.
Madalyon ikiye ayrıldı.
İçinden küçücük, sararmış bir kağıt parçası çıktı.
Üzerinde yalnızca bir adres ve bir sayı yazıyordu.
17-B
Altında ise:
214
Mektubu yeniden okudum.
“Bu, annenin bıraktığı anahtar. Gerçeğin geri kalanı orada.”
Ertesi sabah adrese gittim.
Şehrin eski taraflarında, yıllardır kullanılmadığı belli olan küçük bir tren istasyonuydu.
17-B, istasyonun arka bölümündeki emanet dolaplarından biriydi.
214 ise şifreydi.
Dolabın kapağı açıldığında içinden eski bir metal kutu çıktı.
Kutuyu dizlerimin üzerine koydum.
İçinde belgeler, kasetler ve bir fotoğraf vardı.
Fotoğrafı elime aldığım anda mideme bir yumruk yemiş gibi oldum.
Babam, annem ve Cevdet Dayım yan yana duruyordu.
Yanlarında ise tanımadığım takım elbiseli genç bir adam vardı.
Fotoğrafın arkasında tek bir isim yazılıydı:
Vedat Sancak.
Bu isim bana yabancı değildi.
Televizyonlarda görmüştüm.
Şehrin en büyük inşaat şirketlerinden birinin sahibi, yardım vakıflarına yaptığı bağışlarla tanınan saygın bir iş insanıydı.
Kutudaki belgeleri incelemeye başladım.
Babam haklıymış.
Yıllar önce şirket hesaplarından milyonlarca lira kaydırılmış, sahte faturalar düzenlenmiş ve bazı kamu görevlilerine ödeme yapılmıştı.
Ama en korkuncu bu değildi.
Belgelerin arasında Cevdet Dayımın yıllar sonra yaptığı araştırmalar da vardı.
Vedat Sancak hâlâ hayattaydı.
Ve kaza gecesi kullanılan siyah aracın şirketine ait olduğunu kanıtlayan eski bir bakım kaydı vardı.
Telefonumu çıkarıp polisi aramak üzereydim ki kutunun dibinde küçük bir ses kayıt cihazı gördüm.
Üzerine Cevdet Dayımın el yazısıyla tek kelime yazılmıştı:
SON.
Oynatma tuşuna bastım.
Dayımın sesi duyuldu.
“Nilay, buraya kadar geldiysen artık her şeyi biliyorsun.”
Ağlamaya başladım.
“Ben yıllarca Vedat’tan korktum. Ama kendim için değil, senin için. Sen dört yaşındaydın. Seni öldürmeye çalışmış insanların hâlâ güçlü olduğunu biliyordum. Bu yüzden sustum.”
Bir süre sessizlik oldu.
Sonra sesi titredi.
“Ama senden sakladığım en büyük şey bu değil.”
Başımı kaldırdım.
“Baban kazadan önce bana, eğer başına bir şey gelirse belgeleri ortaya çıkarmamı söyledi. Ben yapamadım. Korktum. Ve bunun utancını yirmi iki yıl taşıdım.”
Gözlerimi kapattım.
Dayımın kusursuz olmadığını ilk kez görüyordum.
Ama ses kaydı devam etti.
“Sonra sana baktım. Hastanede küçücük bedeninle mücadele ediyordun. Doktorlar yürüyemeyebileceğini söylediklerinde bile ağlamıyordun. Elimi tutup annene ne zaman geleceğimizi soruyordun.”
Sesinin kırıldığını duydum.
“İşte o gün karar verdim. Belki dünyayı kurtaracak kadar cesur değildim. Ama seni büyütecek kadar cesur olabilirdim.”
Artık hıçkırarak ağlıyordum.
“Beni affet demeyeceğim, Nilay. Yalnızca şunu bilmeni istiyorum. Seni hayatım boyunca bir borç gibi görmedim. Seni seçtim. Her sabah yeniden seçtim.”
Kayıt burada birkaç saniye sustu.
Sonra son cümlesi geldi.
“Ve şimdi sıra sende. Gerçeği ne yapacağına sen karar vereceksin.”
Belgeleri savcılığa teslim ettim.
Aylar süren soruşturmanın ardından eski dosya yeniden açıldı. Vedat Sancak gözaltına alındı. Yıllardır kapalı kalan bazı dosyalar da onunla birlikte yeniden incelenmeye başladı.
Ama benim için asıl mesele onun tutuklanması değildi.
Bir akşam Cevdet Dayımın mezarına gittim.
Sandalyemi mezar taşının yanına kadar sürdüm.
Yanımda o eski mektup vardı.
“Bana yalan söyledin,” dedim.
Rüzgâr ağaçların arasından geçiyordu.
“Ve buna çok kızdım.”
Bir süre sustum.
“Fakat şimdi nedenini biliyorum.”
Elimi mezar taşına koydum.
“Sen annemin ve babamın yerini doldurmadın, dayı. Çünkü kimsenin yerini doldurmak zorunda değildin. Sen benim hayatımda kendine ait bir yer yaptın.”
Gözlerim doldu ama bu kez ağlamadım.
Çünkü ilk kez o geceyi düşündüğümde aklıma yalnızca kaybettiklerim gelmiyordu.
Beni kucağına alıp karanlık ormana taşıyan genç bir adamı da görüyordum.
Korkmasına rağmen beni bırakmayan bir adamı.
Yıllarca kusursuz sandığım Cevdet Dayımın aslında kusursuz olmadığını öğrenmiştim.
Ama belki sevginin değerini artıran şey de buydu.
Cesaret, hiç korkmamak değildi.
Bazen insanın korkusuyla birlikte yaşamaya devam etmesi, her sabah kalkıp sevdiği insan için yeniden mücadele etmesiydi.
Mektubu mezarın üzerine bıraktım.
Tam ayrılacakken arkasındaki son satırı fark ettim.
Daha önce görmemiştim.
Cevdet Dayım küçücük harflerle şunu yazmıştı:
“Annen son nefesinde senden vazgeçmedi. Ben de hayatım boyunca vazgeçmedim. Şimdi sen de kendinden vazgeçme.”
O cümleyi okuduğumda ilk kez geçmişimin yalnızca bir trajediden ibaret olmadığını anladım.
Ben bir kazadan sağ kurtulan küçük kız değildim artık.
Beni korumak için son nefesine kadar mücadele eden bir annenin ve korkusuna rağmen yirmi iki yıl boyunca yanımda kalan bir adamın bıraktığı hayatı taşıyordum.
Ve bazı aileler aynı soyadını taşıdıkları için değil, en zor anda birbirlerini bırakmamayı seçtikleri için aile oluyordu.

Bir Yorum Yazın