DEDEN, ÖLMEDEN SADECE 5 GÜN ÖNCE MEZUNİYET BALOSU ELBİSEMİ KENDİ ELLERİYLE DİKTİ
Nisan’ı yalnız görürsen bunu ona ver,’ dedi.”
Gözyaşlarım artık yanaklarımdan süzülüyordu.
Bartu sahneden indi.
Kimse konuşmuyordu.
Doğrudan yanıma geldi.
Kâğıdı uzattı.
Ellerim titreyerek aldım.
Dedemin yazısı biraz eğriydi.
Son zamanlarda elleri titrediği için bazı harfler birbirine girmişti.
Notta şöyle yazıyordu:
“Güzel kızım Nisan,
Eğer bu mektubu okuyorsan büyük ihtimalle baloya gitmişsindir.
Elbiseyi beğenmiş olmanı umuyorum.
Dikişlerin bazıları biraz yamuk olabilir. Çünkü yaşlı eller artık eskisi kadar söz dinlemiyor.
Ama sana şunu bilmeni istiyorum:
Bir insanı güzel yapan şey üzerindeki elbise değildir.
Elbiseye değer veren, onu giyen insandır.
Bir gün insanlar sana yeterince güzel olmadığını, yeterince zengin olmadığını ya da onlar gibi olmadığını söyleyebilir.
Sakın inanma.
Ben seni altı yaşında küçücük ellerinle bana sarıldığın günden beri tanıyorum.
Sen hiçbir zaman eksik olmadın.
Sadece bazen bunu kendine hatırlatman gerekecek.
Sevgiler,
Deden.”
Son satırı okuyamadım.
Gözyaşlarından kâğıt bulanıklaşmıştı.
Birkaç saniye sonra salondan alkış sesi yükseldi.
Önce bir kişi.
Sonra birkaç kişi.
Ardından bütün salon.
Başımı kaldırdığımda insanların ayakta olduğunu gördüm.
Ama en çok dikkatimi çeken, birkaç dakika önce benimle dalga geçen kızlardı.
Artık hiçbiri gülmüyordu.
İçlerinden biri olan Ecrin, başını önüne eğmişti.
Diğeri Bade ise dudaklarını ısırıyor, bana bakmaktan kaçınıyordu.
Ben alkışları duymuyordum bile.
Sadece dedemin notunu göğsüme bastırıyordum.
Bartu yanıma yaklaşıp,
“İyi misin?”
diye sordu.
Başımı salladım.
“Dedem… bunu sana gerçekten verdi mi?”
“Evet.”
“Neden daha önce söylemedin?”
“Çünkü bana özellikle baloya kadar beklememi söyledi.”
Birkaç saniye sustu.
“Bir de senden bir şey daha saklamamı istedi.”
Şaşkınlıkla yüzüne baktım.
“Başka ne var?”
Bartu gülümsedi.
“Gel.”
Beni sahnenin arkasındaki küçük koridora götürdü.
Orada müzik öğretmenimiz Sema Hanım bekliyordu.
Elinde büyükçe bir karton kutu vardı.
Beni görünce gözleri doldu.
“Nisan, bunu deden bıraktı.”
Kutunun kapağını açtım.
İçinde küçük kumaş parçaları, iplik makaraları, birkaç dikiş iğnesi ve eski bir fotoğraf vardı.
Fotoğrafta dedem gençti.
Yanında ise hiç tanımadığım bir kadın duruyordu.
“Bu kim?” diye sordum.
Sema Hanım fotoğrafı eline aldı.
“Dedenin annesi.”
Şaşırdım.
Dedem büyükannesinden çok nadir bahsederdi.
Sema Hanım devam etti.
“Biliyor musun, deden çocukken annesi terziymiş. Ona biraz dikiş öğretmiş. Yıllarca hiç kullanmamış bu bilgiyi. Senin balon yaklaşınca yeniden hatırlamaya çalışmış.”
Bir anda elbiseye farklı gözle baktım.
Bu artık sadece dedemin diktiği bir kıyafet değildi.
Ailemden bana kalan bir hatıraydı.
Kutunun dibinde bir zarf daha vardı.
Üzerinde yalnızca şu yazıyordu:
“Balo gecesinden sonra aç.”
O gece eve döndüğümde saat gece yarısını geçmişti.
Elbiseyi çıkarmadan yatağımın kenarına oturdum.
Zarfı uzun süre elimde tuttum.
Sonra açtım.
İçinden küçük bir anahtar çıktı.
Yanında da bir adres vardı.
Ertesi sabah Bartu’yla birlikte adrese gittik.
Şehrin eski mahallelerinden birinde, küçük bir dükkânın önünde durduk.
Tabelası solmuştu.
Üzerinde:
“Güneş Terzi Atölyesi”
yazıyordu.
Kapıyı açtığımda içeride yaşlı bir kadın bizi karşıladı.
Adı Mualla Hanımdı.
Beni görünce bir anda sustu.
Sonra gözleri elbiseme takıldı.
“Demek sen Nisan’sın.”
Şaşkınlıkla,
“Beni tanıyor musunuz?”
dedim.
“Deden buraya neredeyse iki ay boyunca geldi.”
Meğer dedem elbiseyi tek başına yapmamıştı.
Mualla Hanım’dan her akşam iş çıkışı dikiş öğrenmişti.
Parasını bile kabul etmemiş.
Dedem de karşılığında dükkânın tamiratını yapmış.
Mualla Hanım bana çalışma masasını gösterdi.
Üzerinde hâlâ dedemin kalemi duruyordu.
Sonra çekmeceden küçük bir defter çıkardı.
Defterin ilk sayfasında dedemin yazısıyla şu cümle vardı:
“Nisan için elbise yapmayı öğreniyorum. Çünkü bazen sevgi para harcamak değil, zaman harcamaktır.”
O cümleyi okuduğum anda ağlamaya başladım.
Mualla Hanım bana sarıldı.
“Deden çok iyi bir adamdı.”
Birkaç hafta sonra lise mezuniyetimiz gerçekleşti.
O geceden sonra okulda birçok şey değişti.
Benimle dalga geçen kızlardan Ecrin bir gün yanıma gelip özür diledi.
“Ne söylesem yaptığımı düzeltmez,” dedi. “Ama yine de özür dilemek istiyorum.”
Onu affettim.
Çünkü dedemin bana bıraktığı son derslerden birinin sadece güçlü olmak değil, kin taşımamak olduğunu anlamıştım.
Bartu’yla arkadaşlığımız da devam etti.
Ama herkesin beklediği gibi bir aşk hikâyesine dönüşmedi.
Bazen hayatımıza giren bazı insanlar sevgilimiz olmak için değil, en zor günümüzde yanımızda durmak için gelir.
Bartu benim için öyle biri oldu.
Yıllar geçti.
Üniversitede moda tasarımı okumaya karar verdim.
İlk koleksiyonumu hazırladığım gün, defiledeki son elbiseyi kendim giydim.
Dedemin diktiği mezuniyet elbisesiydi.
Artık biraz eskiydi.
Bazı dikişleri gevşemişti.
Ama onu değiştirmedim.
Sadece dikkatlice onardım.
Defile bittikten sonra gazetecilerden biri bana,
“Bu elbisenin değeri nedir?”
diye sordu.
Gülümsedim.
“Fiyatını mı soruyorsunuz?”
“Evet.”
Başımı salladım.
“Bu elbisenin fiyatı yok.”
Sonra dedemin yıllar önce yazdığı cümleyi hatırladım.
“Çünkü bazı şeylerin değeri kumaşından, markasından ya da kaç para olduğundan gelmez.”
Elbisemin eteğini düzelttim.
“Bazen bir insan size sahip olduğu parayı değil, sahip olduğu zamanı verir.”
O gün eve döndüğümde dedemin fotoğrafını çalışma masamın üzerine koydum.
Yanına da o eski dikiş defterini bıraktım.
Bugün kendi küçük atölyem var.
Her yıl mezuniyet dönemi geldiğinde ailesinin pahalı elbise almaya gücü yetmeyen bir öğrenci için ücretsiz bir elbise dikiyorum.
Elbisenin içine de küçük bir not bırakıyorum:
“Sen hiçbir zaman eksik değildin.”
Çünkü yıllar önce mezuniyet balosunda herkes benim üzerimdeki elbiseye bakmıştı.
Ama o gece ben elbiseye baktığımda kumaş görmemiştim.
Dedemin uykusuz gecelerini, yorgun ellerini ve bana söylemek için ömrünün yetmediği bütün cümleleri görmüştüm.
İnsanlar o gece benimle dalga geçtikleri elbiseyi yıllar sonra unutmuş olabilir.
Ben ise hâlâ dolabımın en güzel yerinde saklıyorum.
Çünkü dedem bana sadece bir balo elbisesi dikmemişti.
Ben kendimi değersiz hissettiğimde yeniden hatırlayabileceğim bir gerçeği de o elbisenin dikişlerinin arasına saklamıştı:
Gerçek sevgi, insan gittikten sonra bile seni ayakta tutmaya devam eden şeydir.

Bir Yorum Yazın