Köyün ağası, oğlu Mehmet’i evlendirmeye karar verir
Ağa gülmeye başlar.
"İşte kızım, bu iki tahta parçası köyün en meşhur peynir kalıplarıdır. Mehmet çocukluğundan beri bunları kaybedip durur. Eğer bunları da kaybedersen oğlan yine beni suçlayacak."
Gelin önce ne olduğunu anlayamaz, sonra ikisi de kahkahayı basar.
Tam o sırada kapı açılır, Mehmet içeri girer.
"Hayırdır baba, yine neyin peşindesin?"
Ağa ciddi bir ifadeyle cevap verir.
"Oğlum, gelinini sınavdan geçiriyorum."
Mehmet telaşlanır.
"Nasıl geçti?"
Ağa derin bir nefes alır.
"Yemek biliyor."
"Evet."
"İnek sağmayı biliyor."
"Evet."
"Yoğurt mayalamayı biliyor."
"Evet."
"En önemlisi de merak edip yanlış anlamadan önce sabretmeyi biliyor."
Mehmet rahatlar.
"Peki sınavı geçti mi?"
Ağa gülerek ayağa kalkar.
"Geçti geçmesine de asıl sınav şimdi başlıyor."
"Nasıl yani?"
Ağa oğlunun omzuna dokunur.
"Evlat, iyi bir eş olmak yemek yapmakla olmaz. İyi bir aile kurmak da sadece çalışmakla olmaz. İnsan önce birbirine güvenmeyi, sonra konuşmayı öğrenmeli. Bir evi ayakta tutan şey duvarları değil; saygısı, sabrı ve güler yüzüdür."
Gelin de Mehmet de başlarını sallayarak bu sözleri dinler.
O gün birlikte sofraya otururlar. Ağa, gelinin hazırladığı yemeğin ilk lokmasını aldıktan sonra gülümser.
"Tamam," der. "Benim sınavım bitti."
Mehmet merakla sorar:
"Notu kaç baba?"
Ağa kahkahayı patlatır.
"Ben gelini değil, seni sınava almıştım oğlum. Çünkü iyi gelin bulmak kolaydır; ama kıymetini bilen damat bulmak biraz zordur."
Sofradakiler hep birlikte güler. O günden sonra da köyde bu olay yıllarca anlatılır. Fıkranın sonunda herkesin aklında kalan ise ağanın şu sözü olur:
"Aileyi ayakta tutan marifet değil, karşılıklı saygı ve güvenmiş."