KOCAM, KEMOTERAPİ GÖREN 70 YAŞINDAKİ ANNEMİ BİZDE KALDIĞI SIRADA BODRUMDAKİ ŞİŞME YATAĞA YATIRMIŞTI.
geçmesi onu daha da sarstı.
“Ne?”
Ben arkamı sandalyeye yasladım.
“Evlendiğimizde hatırlıyor musun? Eski evimiz kiraydı. Ev sahibi çıkmamızı istemişti. Banka da istediğimiz krediyi vermiyordu.”
Vedat sustu.
“Elimizde yeterli birikim yoktu.”
“Hatırlıyorum.”
“Annem yıllarca biriktirdiği parasını verdi.”
Vedat yüzünü buruşturdu.
“Bana küçük bir miktar verdiğinizi söylemiştiniz.”
“Çünkü annem söylememi istemedi.”
“Neden?”
“Gururun incinmesin diye.”
Bu cümle onu hazırlıksız yakaladı.
Selçuk Bey devam etti.
“Saadet Hanım peşinatı ödedi. Ayrıca kredi başvurusunda teminat desteği sağladı. Tapunun kızının üzerinde olması da onun şartıydı.”
Vedat ellerini masaya koydu.
“Bunu benden neden sakladınız?”
“Çünkü o zaman bunun hiçbir önemi yoktu,” dedim. “Biz evliydik. Ben bu evi gerçekten bizim evimiz sanıyordum.”
Vedat ayağa kalktı.
“Yani bütün bunları bugün yüzüme vurmak için mi sakladın?”
Ben de ayağa kalktım.
“Hayır. Bugüne kadar bir kez bile yüzüne vurmadım.”
Parmağımla koridoru gösterdim.
“Sen annemi beton zeminin üzerindeki şişme yatağa yatırana kadar.”
Vedat derin bir nefes aldı.
“Abartıyorsun. Sadece birkaç saatliğine oradaydı.”
“Kaç saat olduğu önemli değil.”
“Hasta ama ölmek üzere değil!”
Söz ağzından çıkar çıkmaz odadaki hava değişti.
Vedat da söylediği şeyin ağırlığını fark etmişti.
Tam o sırada koridordan hafif bir ses geldi.
Annem kapının kenarında duruyordu.
Üzerinde hırkası vardı.
Yüzü solgundu ama gözleri tamamen açıktı.
Vedat başını çevirdi.
“Saadet Hanım, ben öyle demek istemedim.”
Annem çok sakin konuştu.
“Nasıl demek istedin oğlum?”
Vedat cevap veremedi.
Annem ağır adımlarla masaya yaklaştı.
Ben hemen koluna girdim ama elimi nazikçe çekti.
“Ben yürüyebilirim kızım.”
Sonra Vedat’ın karşısındaki sandalyeye oturdu.
“Biliyor musun Vedat,” dedi, “ben bu evi kızım rahat etsin diye aldım.”
Vedat kaşlarını kaldırdı.
“Ben de burada yaşadım. Ben de emek verdim.”
“Evet.”
Annem bunu inkâr etmedi.
“Sen de emek verdin. Ama bir eve para vermekle o evin sahibi gibi davranmak aynı şey değil.”
Vedat çenesini sıktı.
“Ben kimseye kötü davranmadım.”
Annem hafifçe gülümsedi.
“Bugün bana davranmadın mı?”
Vedat sustu.
“Ben seni yıllardır damadım diye değil, oğlum gibi gördüm. Kızımla tartıştığınızda seni dinledim. İşsiz kaldığında sana para verdim. Baban hastalandığında haftalarca sizin evinize yemek yaptım.”
Vedat gözlerini yere indirdi.
Annem devam etti.
“Ben senden karşılık istemedim. Sadece yaşlandığımda insan yerine konmayı bekledim.”
Vedat bir şey söylemek istedi ama annem elini kaldırdı.
“Beni bodruma indirmen canımı acıtmadı.”
Şaşırdım.
Annem bana baktı.
“Asıl canımı acıtan, kızım evde yokken bunu yapabileceğini düşünmendi.”
Vedat’ın yüzündeki öfke yavaş yavaş yerini utanca bırakıyordu.
Fakat yine de savunmaya geçti.
“Peki ne istiyorsunuz? Evden gitmemi mi?”
Ben Selçuk Bey’e baktım.
O da çantasından üçüncü bir evrak çıkardı.
Vedat bunu görünce yeniden gerildi.
“Bu ne?”
“Hazırlattığım bir belge.”
“Boşanma davası mı?”
Başımı iki yana salladım.
“Henüz değil.”
“Henüz mü?”
“Ben bugün öfkeyle karar vermeyeceğim.”
Vedat şaşırdı.
“Öyleyse bu ne?”
“Evde kalmaya devam edeceksen uyman gereken koşullar.”
Kağıdı önüne koydum.
Vedat okumaya başladı.
Annemin tedavisi boyunca misafir odasının ona ait olacağı yazıyordu.
Sağlık ihtiyaçlarının öncelikli olacağı yazıyordu.
Evde kalan hiçbir aile ferdinin bir diğerini küçük düşüremeyeceği yazıyordu.
Ve en altta bir madde daha vardı.
Vedat onu yüksek sesle okudu.
“Evlilik danışmanlığına düzenli katılım…”
Kağıdı masaya bıraktı.
“Beni çocuk gibi şartlara mı bağlayacaksın?”
“Hayır.”
Sesim sakindi.
“Sana seçim sunuyorum.”
“Ya kabul etmezsem?”
“Kapı orada.”
Vedat dondu.
Belki de ilk kez o evde gerçekten seçme hakkının sadece kendisine ait olmadığını anlamıştı.
Bir süre kimse konuşmadı.
Sonra Vedat anneme baktı.
“Özür dilerim.”
Annem sessiz kaldı.
“Gerçekten.”
Annem bu kez başını kaldırdı.
“Benden özür dilemen yetmez.”
Vedat’ın yüzü gerildi.
“Ne yapmam gerekiyor?”
“Değişmen.”
Bu tek kelime odanın içinde uzun süre asılı kaldı.
O gece Vedat belgeyi imzalamadı.
Ama eşyalarını da toplamadı.
Sabaha kadar salondaki kanepede oturdu.
Ertesi sabah onu mutfakta gördüğümde ilk kez gerçekten yorgun görünüyordu.
Elinde belge vardı.
İmzaladı.
Sonraki haftalar kolay geçmedi.
Vedat birkaç kez eski alışkanlıklarına dönmeye çalıştı.
Sesini yükseltti.
Kendini savundu.
“Ben öyle demek istemedim,” cümlesini defalarca kullandı.
Ama bu kez karşısında susan bir eş yoktu.
Ve daha önemlisi, artık kendi davranışlarını görmezden gelemiyordu.
Danışmanlığa başladık.
Bir ay sonra kardeşi eve geldiğinde Vedat ona misafir odasını göstermedi.
Salonda oturdular.
Annemin kapısını bile çalmadılar.
Üç ay sonra annemin kemoterapi kürleri sona erdi.
Doktor sonuçların umut verici olduğunu söylediğinde hepimiz ağladık.
Vedat da.
Hastaneden eve döndüğümüz gün annem birkaç hafta daha bizde kalacağını söyledi.
Vedat ona dönüp,
“İstediğiniz kadar kalın,” dedi.
Annem gülümseyip,
“Artık evin erkeği sensin demeyecek misin?” diye sordu.
Vedat başını eğip utangaçça güldü.
“Hayır.”
“Niye?”
Vedat bu kez bana baktı.
“Çünkü bu evde kimse kimseden daha fazla söz sahibi değil.”
Annem elini onun kolunun üzerine koydu.
“Şimdi oldu.”
Vedat’ı o gün tamamen affettim mi?
Hayır.
Bazı yaralar bir özürle kapanmıyor.
Güven de bir gecede geri gelmiyor.
Ama insanın yaptığı hatayı gerçekten anlamasıyla, sadece yakalandığı için üzülmesi arasında büyük bir fark var.
Vedat’ın değişip değişmeyeceğini zaman gösterecekti.
Ben ise o gün başka bir şey öğrendim.
Yıllarca huzuru korumak uğruna susmanın, her zaman aileyi korumak anlamına gelmediğini.
Bazen sevdiğiniz insanları korumak için sesinizi yükseltmeniz gerekmez.
Bazen yalnızca nerede durduğunuzu açıkça göstermeniz yeterlidir.
Annemin tedavisinin son günü evin önünde üçümüz birlikte fotoğraf çektirdik.
Sonradan o fotoğrafı çerçeveletip koridora astım.
Altına küçük bir not yazdım:
“Bir evi güçlü yapan, kimin sözü geçtiği değil; içerideki en güçsüz insana nasıl davranıldığıdır.”
Ve o günden sonra bizim evimizde kimse bir daha “Bu evin erkeği benim,” demedi.
Çünkü sonunda hepimiz anlamıştık:
Ev, hükmedilecek bir yer değil; birbirini koruyan insanların yuvasıydı.
Bir Yorum Yazın