Kocam, menopozun beni “artık çekici olamayacak kadar yaşlandırdığını” söyleyip duruyordu — ertesi gün eve geldiğinde ise içeri adımını atar atmaz gördüğü şey karşısında olduğu yerde donup kaldı.
çıktı.
Kağıdı birkaç kez okudu.
“Bu ne?”
“Üç aylığına kiraladığım dairenin adresi.”
Yüzündeki öfke bir anda dağıldı.
Yerini şaşkınlık aldı.
“Sen mi gidiyorsun?”
Başımı salladım.
“Hayır.”
Birkaç saniye sustum.
“Sen gidiyorsun.”
Ferit’in ağzı hafifçe açık kaldı.
“Şaka yapıyorsun.”
“Hayır.”
“Bu ev ikimizin.”
“Doğru. Ama sen bir süredir burada beni eşin gibi değil, kusurlarını saydığın bir yabancı gibi görüyorsun.”
Ferit sertçe güldü.
“Yirmi yedi yıllık evlilikte herkes birbirine laf eder.”
“Laf etmek başka, bir insanın kendine olan güvenini her gün biraz daha parçalamak başka.”
Bu kez cevap veremedi.
Ben sabah boyunca sadece evi değiştirmemiştim.
Bir avukatla görüşmüştüm.
Banka hesaplarımızı incelemiştim.
Yıllardır ertelediğim hayat sigortasını, tapu belgelerini, birikimlerimizi tek tek gözden geçirmiştim.
Bunu boşanmak için yapmamıştım.
Henüz değil.
Ama ilk kez kendi hayatım hakkında bilgi sahibi olmak istemiştim.
Ferit kağıdı masaya fırlattı.
“Beni evden kovamazsın.”
“Üç ay.”
“Ne?”
“Üç ay ayrı yaşayacağız.”
“Saçmalıyorsun.”
“Belki.”
Omuz silktim.
“Ama yıllardır ilk kez kendi hayatımla ilgili bir saçmalığı bile kendim seçiyorum.”
Ferit yüzüme baktı.
O bakışta ilk kez korku gördüm.
Öfke değil.
Korku.
Çünkü yıllarca benim hiçbir yere gitmeyeceğimden emin olmuştu.
Belki de bu yüzden istediği kadar kırıcı davranabileceğini düşünmüştü.
“Peki sonra ne olacak?”
“Bilmiyorum.”
Bu cevabım onu daha da şaşırttı.
“Nasıl bilmiyorsun?”
“Her şeyi bilmek zorunda değilim artık.”
Sözler ağzımdan çıktığında garip bir rahatlama hissettim.
“Üç ay sonra yeniden konuşuruz. Eğer hâlâ birbirimizin hayatında olmak istiyorsak, bu kez farklı şartlarla olur.”
Ferit bir süre salonda dolaştı.
Sonra aniden durdu.
“Bütün bunları bir gecede mi düşündün?”
“Hayır.”
Başımı salladım.
“Bir gecede fark ettim.”
O akşam Ferit valizlerini aldı.
Kapıdan çıkmadan önce dönüp bana baktı.
“Bunu gerçekten yapıyorsun.”
“Evet.”
Kapı kapandığında ağlamaya başladım.
Güçlü olduğum için değil.
Tam tersine, yirmi yedi yıllık alışkanlığın bir kapının ardından çıkıp gitmesini izlemek çok zordu.
İlk hafta ev sessiz geldi.
İkinci hafta huzurlu.
Üçüncü hafta ise yıllardır duymadığım kendi sesimi duymaya başladım.
Arkadaşlarımla daha çok görüşüyordum.
Kendime yıllardır almadığım kıyafetleri aldım.
Ama en önemlisi, bunları Ferit’e bir şey kanıtlamak için yapmıyordum.
Bir sabah aynanın karşısında saçlarımı toplarken yüzümdeki çizgilere baktım.
İlk kez onları gizlemek istemedim.
Çünkü o çizgilerin her biri yaşadığım bir şeyin iziydi.
Bir doğumun.
Bir kaybın.
Bir kahkahanın.
Bir korkunun.
Bir mücadelenin.
İki ay sonra Ferit beni aradı.
“Konuşabilir miyiz?”
Bir kafede buluştuk.
Karşımda oturan adam birkaç ay önceki Ferit değildi.
En azından tavrı öyle değildi.
“Terapiye başladım,” dedi.
Şaşırdım.
Ferit hayatı boyunca terapiyle dalga geçmişti.
“Neden?”
Kahvesine baktı.
“Çünkü yalnız kalınca söylediğim şeyleri düşünmeye başladım.”
Sessizlik oldu.
“Babam anneme hep böyle davranırdı.”
Başımı kaldırdım.
“Nasıl?”
“Yaşlandığında onu küçümserdi. Ben çocukken bundan nefret ederdim.”
Acı bir gülümsemeyle başını salladı.
“Sonra aynı adama dönüşmüşüm.”
Bu itiraf beni etkiledi.
Ama hemen yumuşamadım.
“Bunu fark etmen güzel.”
Ferit başını kaldırdı.
“Yetmiyor, biliyorum.”
“Evet.”
“Benden hemen dönmeni istemiyorum.”
Bunu duyunca şaşırdım.
“Üç ay dolunca kararını sen ver.”
Üçüncü ayın sonunda tekrar buluştuk.
Bu kez evimizde.
Ferit salona girdiğinde ayakkabılarını çıkardı ve uzun süre etrafa baktı.
Yeni perdeler hâlâ yerindeydi.
Tablolarım da.
“Burası daha güzel olmuş,” dedi.
Gülümsedim.
“Ben de öyle düşünüyorum.”
O akşam saatlerce konuştuk.
Kırıldığım her şeyi anlattım.
O da savunmaya geçmeden dinledi.
Sonunda ona bir soru sordum.
“Beni gerçekten hâlâ seviyor musun, yoksa sadece kaybetmekten mi korkuyorsun?”
Ferit uzun süre sustu.
Sonra,
“İkisini birbirinden ayırmayı yeni öğreniyorum,” dedi.
Bu cevap hoşuma gitti.
Çünkü ilk kez ezberlenmiş değildi.
Ferit ertesi gün hemen eve dönmedi.
Bir ay daha ayrı kaldık.
Sonra yavaş yavaş yeniden görüşmeye başladık.
Evliliğimizi baştan kurduk.
Bu kez sessizlik üzerine değil.
Sınırlar üzerine.
Saygı üzerine.
Bir akşam arkadaşlarımızla yemeğe çıkmak için hazırlanıyordum.
Aynanın karşısında rujumu sürerken Ferit kapının kenarında durdu.
Bir an eski günlerdeki gibi beni süzdü.
İçimde istemsizce bir gerginlik oluştu.
Sonra gülümsedi.
“Çok güzelsin.”
Rujumu kapattım.
Aynadan gözlerine baktım.
“Biliyorum.”
Ferit de gülümsedi.
Ve o an bir şeyi fark ettim.
Aylar önce bu cümleyi ondan duymak için her şeyi yapabilirdim.
Şimdi ise onun söylemesine ihtiyacım yoktu.
Yüzümdeki çizgiler hâlâ oradaydı.
Bedenim hâlâ değişiyordu.
Menopoz hâlâ hayatımın bir parçasıydı.
Ama artık bunların hiçbiri bana eksilmişim gibi gelmiyordu.
Çünkü sonunda anlamıştım:
Yaşlanmak, bir kadının değerini azaltmıyordu.
İnsanın değerini azaltan tek şey, kendi değerini başkasının gözlerinde aramaya başlamasıydı.
Ben bunu yirmi yedi yıl sonra öğrenmiştim.
Belki geç kalmıştım.
Ama geç kalmak, hiç başlamamaktan iyiydi.
O akşam aynadaki elli üç yaşındaki kadına bir kez daha baktım.
Genç değildi.
Kusursuz değildi.
Ama ilk kez gerçekten kendisiydi.
Ve bana göre hayatımda hiç bu kadar güzel görünmemiştim.

Bir Yorum Yazın