İçeriğe geç
Yazı boyutu:
Ölümcül hastalığı olan torunuma, en sevdiği futbol takımını canlı izleyebilmesi için hayalindeki yolculuk hediye edildi

Ölümcül hastalığı olan torunuma, en sevdiği futbol takımını canlı izleyebilmesi için hayalindeki yolculuk hediye edildi

05.10.2026 tarihinde admin tarafından yazıldı — Kategori: Genel

sahasının kenarında omuz omuza duruyorlardı.

Şaşkınlıkla fotoğrafa baktım.

“Bu ne?”

“Babanı tanıyordum, Arda,” dedi Rauf.

Arda’nın yüzü değişti.

“Babamı mı?”

“Evet.”

Rauf güçlükle yutkundu.

“Çok iyi tanıyordum.”

Ben hâlâ ne olduğunu anlamıyordum.

Rauf bizi stadyumun daha sakin bir bölümüne götürmek istedi. İlk anda reddedecektim ama Arda gözlerimin içine baktı.

“Dede, dinleyelim.”

Torunumun sesindeki sakinlik beni durdurdu.

Görevli bizi özel bir salona götürdü. Camın arkasından saha görünüyordu ama tezahüratlar boğuk bir uğultuya dönüşmüştü.

Rauf sandalyeye oturdu ama ellerinin titremesi geçmedi.

“Ben ve Oğuz aynı mahallede büyüdük,” dedi.

“Bunu bana neden hiç anlatmadı?”

“Çünkü yıllar önce aramız bozuldu.”

Rauf gözlerini Arda’ya çevirdi.

“Baban çok iyi futbol oynardı. Profesyonel olmayı bile düşünüyordu. Ben de onunla aynı takımdaydım. Fakat gençken büyük bir hata yaptım. Bir maçtan sonra kavga ettik. Birbirimize ağır şeyler söyledik. Yollarımız ayrıldı.”

“Peki kazanın olduğu gece?”

Rauf’un yüzü bembeyaz oldu.

“Onu anlatmaya geldim.”

Masaya küçük, yıpranmış bir zarf bıraktı.

“Polis raporunda benim aracımın kazaya neden olduğu yazıyordu. Bu doğru.”

Kalbim yeniden hızlandı.

“Fakat raporda yazmayan bir şey vardı.”

Sessizlik oldu.

“O gece alkollü değildim. Hız yapmıyordum. Telefonla da konuşmuyordum.”

“Öyleyse nasıl oldu?”

Rauf derin bir nefes aldı.

“Karşı şeritte kontrolünü kaybeden bir kamyon vardı. Kamyon doğrudan Oğuzların aracına doğru gidiyordu. Ben onların birkaç metre arkasındaydım.”

Gözlerini kapattı.

“Direksiyonu kırıp aracımı kamyonun önüne soktum.”

Ne dediğini anlamam birkaç saniye sürdü.

“Ne?”

“Çarpışma önce benim aracımla oldu. Aracım savruldu ve Oğuzların otomobiline çarptı. Raporda kazanın benim temasım nedeniyle gerçekleştiği yazdı. Teknik olarak doğruydu.”

Rauf sesi titreyerek devam etti.

“Ama o kamyon doğrudan onların aracına çarpsaydı… muhtemelen hiçbiri olay yerinden sağ çıkamazdı.”

Arda nefesini tuttu.

“Hiçbiri mi?”

Rauf ona baktı.

“Sen dahil.”

Odanın içi buz kesti.

“Arda arka koltuktaydı,” dedim.

Rauf başını salladı.

“Biliyorum.”

Elini yüzüne götürdü.

“Çarpışmadan sonra aracım yan yatmıştı. Omzum kırılmıştı. Ama Oğuz’un arabasından çocuk ağlaması duyuyordum.”

Arda’nın gözleri dolmuştu.

Rauf devam etti.

“Sürünerek çıktım. Arka kapıyı açamadım. Camı kırdım. Seni çocuk koltuğundan çıkardım.”

Arda donup kaldı.

“Beni… sen mi çıkardın?”

“Evet.”

Ben sandalyeye yaslandım.

Yıllardır torunumun olay yerine ilk gelen sağlık görevlileri tarafından çıkarıldığını sanıyordum.

Rauf cebinden eski bir bileklik çıkardı.

Küçücük, sararmış bir bebek bilekliği.

Üzerinde silinmeye yüz tutmuş harflerle ARDA yazıyordu.

“Ambulans geldiğinde bunu yerde buldum,” dedi.

Arda bilekliği eline aldığında ağlamaya başladı.

“Bunu neden şimdi anlatıyorsun?”

Rauf başını eğdi.

“Çünkü korkaktım.”

Bu cevabı beklemiyordum.

“O gece iki ameliyat geçirdim. Sonra aylarca yürüyemedim. Polis soruşturması, mahkeme, sigorta… herkes bir suçlu arıyordu. Ben de kendimi suçluyordum.”

Bana baktı.

“Belki direksiyonu farklı kırsaydım… belki daha erken fark etseydim…”

“Bunu bilemezsin.”

Söz ağzımdan istemsizce çıktı.

Rauf ilk kez gözlerini doğrudan bana kaldırdı.

“Ben de bunu on beş yılda ancak öğrenebildim.”

Sonra masadaki zarfı Arda’ya doğru itti.

“Bu, babanın bana yazdığı son mektup.”

“Son mektup mu?”

“Kazadan iki hafta önce bana ulaşmaya çalışmış. Ben şehir dışındaydım. Mektup eski adresime gitmiş. Yıllar sonra o ev satılırken yeni sahibi bana ulaştırdı.”

Arda zarfı açtı.

Kâğıt yıpranmıştı.

Okumaya başladı.

“Rauf… yıllar geçti. İkimiz de aptalca gurur yaptık. Oğlum Arda futbol oynamaya başladı. Onu görünce bizim eski günlerimizi hatırlıyorum…”

Arda’nın sesi titredi.

Devam edemedi.

Mektubu ben aldım.

Oğuz, Rauf’la barışmak istediğini yazmıştı.

Bir gün Arda’yı birlikte maça götürmek istediğini söylüyordu.

Son cümlede ise şöyle yazıyordu:

“Hayat sandığımızdan kısa olabilir. Eğer bunu okuyorsan, artık geçmişi bırakıp bir maçta yan yana oturalım.”

Odadaki herkes sessizdi.

Rauf yüzünü ellerinin arasına aldı.

“Bu mektubu aldığım gün, onların öldüğünü öğreneli yıllar olmuştu.”

Arda uzun süre hiçbir şey söylemedi.

Sonra sordu:

“Peki bu geziyi sen mi ayarladın?”

Rauf başını salladı.

“Evet.”

“Beni nasıl buldun?”

“Bir tanıdığım hastanede gönüllü çalışıyor. İsmini duyduğumda emin olamadım. Sonra yaşını, dedenizi ve babanızın adını öğrendim.”

Rauf gözyaşlarını silmeye çalıştı.

“Hastalığını öğrendiğimde… mektuptaki o cümleyi düşündüm.”

Arda gözlerini kapattı.

“Bir maçta yan yana oturalım…”

“Evet.”

Rauf cebinden başka bir zarf çıkardı.

“Bütün bunları anlatmak için seni buraya çağırmadım.”

Ben kaşlarımı çattım.

“Başka ne var?”

Zarfın içinden belgeler çıktı.

Rauf yıllardır işlettiği şirketi satmıştı. Paranın bir kısmıyla çocuk hastanesinde, ağır hastalıklarla mücadele eden çocukların hayallerini gerçekleştirecek bir fon kurmuştu.

Fonun adı beni olduğum yerde dondurdu.

Selin ve Oğuz Umut Fonu.

“Bunu yapamazsın,” dedim.

“Neden?”

“Onların adını…”

“İzin verirseniz kullanmak istiyorum.”

Arda uzun süre belgelere baktı.

Sonra Rauf’a döndü.

“Başka çocuklar da maça gidecek mi?”

“İsterlerse maça, isterlerse denize, isterlerse hayatlarında görmek istedikleri başka bir yere.”

“Parası olmayan çocuklar mı?”

“Evet.”

Arda hafifçe gülümsedi.

“Güzel.”

O tek kelime hepimizin içindeki düğümü çözdü.

Maçın son bölümünü birlikte izledik.

Arda ortada, ben bir yanında, Rauf diğer yanında oturuyordu.

Hayatın nasıl tuhaf yollar çizdiğini düşündüm.

On beş yıl boyunca nefret ettiğim adam birkaç koltuk ötemde oturuyordu.

Ve şimdi öğreniyordum ki torunumun bugün yanımda olmasının nedenlerinden biri de oydu.

Maçın bitimine dakikalar kala Arda başını omzuma koydu.

“Dede?”

“Efendim oğlum?”

“Bugün çok güzel bir gündü.”

Elini tuttum.

“Evet.”

“Babam burada olsaydı mutlu olur muydu?”

Boğazımdaki düğümü yutarak sahaya baktım.

“Bence çok mutlu olurdu.”

Arda gülümsedi.

“Annem de.”

“Annen de.”

O geceden sonra Arda’nın durumu hızla ağırlaştı.

Üç hafta sonra tekrar hastanedeydik.

Son gününde Rauf da yanımızdaydı.

Arda gözlerini açmakta zorlanıyordu ama bizi tanıyordu.

Rauf’a baktı.

“Fon…”

“Merak etme,” dedi Rauf. “Devam edecek.”

Arda sonra bana döndü.

“Dede…”

Elini tuttum.

“Buradayım.”

“Üzülme.”

Gülmeye çalıştım.

“Deden hiç üzülür mü?”

İkimiz de bunun doğru olmadığını biliyorduk.

Arda fısıldadı:

“Ben çok güzel yaşadım.”

On beş yaşındaki bir çocuğun söylememesi gereken kadar olgun bir cümleydi.

Birkaç saat sonra, elim hâlâ elindeyken Arda sessizce hayata veda etti.

Hayatımın en ağır günüydü.

Ama hikâyesi orada bitmedi.

Bir yıl sonra aynı stadyuma yeniden gittim.

Bu kez yanımda Rauf vardı.

Önümüzde ise on iki çocuk oturuyordu.

Bazıları tekerlekli sandalyedeydi. Bazılarının başında tedavi nedeniyle saç kalmamıştı. Bazıları aylardır ilk kez hastane dışında bir yere çıkmıştı.

Hepsinin yüzünde aynı heyecan vardı.

Maç başlamadan önce küçük bir çocuk bana dönüp sordu:

“Cemal Amca, bizi buraya getiren Arda kimdi?”

Bir an cevap veremedim.

Sonra stadyumun dev ekranında Arda’nın o son maçtaki fotoğrafı belirdi.

Eski forması üzerindeydi.

Yüzünde kocaman bir gülümseme vardı.

Çocuğun omzuna dokundum.

“Arda benim torunumdu,” dedim. “Ama sanırım artık yalnızca benim torunum değil.”

Çocuk anlamamış gibi baktı.

Sahaya doğru döndüm.

“Bazen bir insan çok uzun yaşayamaz,” dedim. “Ama başkalarının hayatında bıraktığı iyilik, ondan çok daha uzun yaşayabilir.”

O anda tribünlerden büyük bir alkış yükseldi.

Başımı kaldırıp Arda’nın fotoğrafına baktım.

Onu kaybetmiştim.

Bunu hiçbir iyilik değiştiremezdi.

Ama sonunda şunu anlamıştım:

Hayatın değeri yalnızca kaç yıl sürdüğüyle ölçülmüyordu.

Bazen on beş yıllık küçücük bir hayat bile, ardından yüzlerce çocuğa umut bırakacak kadar büyük olabiliyordu.

Ve Arda’nın hayalini kurduğu o tek maç, aslında sonu değilmiş.

Başka çocukların hayallerinin başladığı ilk maçmış.

Bir Yorum Yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir