Babamın cenazesinde hiç kimsenin tanımadığı yaşlı bir kadın bana yaklaşıp kulağıma sadece tek bir cümle fısıldadı…
Zarfın kapağını aralarken, ellerimin titremesine engel olamıyordum. Sanki içinde sadece bir kağıt parçası değil, hayatımın temelini oluşturan tüm gerçeklerin külleri saklıydı. İçinden çıkan mektup, annemin o tanıdık, zarif el yazısıyla yazılmıştı. Kâğıdı ışığa doğru tuttum; mürekkebi zamanın etkisiyle yer yer solmuştu, tıpkı anılarım gibi.
"Canım evladım," diye başlıyordu mektup. "Bu satırları okuduğuna göre, artık sadece o güzel, dürüst kalpli adamın değil, senin de kaderin değişmiş demektir. Seni bu dünyadan çok seven, sana bir babadan çok daha fazlası olan adamı toprağa verdiğini biliyorum. Sakın ona kızma, sakın onu sevmekten vazgeçme. O, seni biyolojik bağdan çok daha derin bir yeminle sahiplendi."
Okudukça nefesimin kesildiğini hissediyordum. Mektup ilerledikçe, annemin gençliğinde yaşadığı o büyük sır açığa çıkıyordu. Annem, yirmi yaşındayken, şehrin diğer ucunda yaşayan, kendi dünyasında sessiz bir ressam olan biriyle kısa süreli ama tutkulu bir aşk yaşamış. Ancak ailevi baskılar ve o dönemin katı kuralları, onları ayırmakla kalmamış; annemi, senin de tanıdığın, bugün baban bildiğin adamla evlenmeye zorlamış.
"O, yani biyolojik baban," diyordu annem, "senin varlığından hiçbir zaman haberdar olmadı. Hamileliğimi öğrendiğimde, senin baban bildiğin o güzel insan, hayatımı kurtarmak için devreye girdi. Senin adını koydu, seni kucağına aldığında kendi evladıymış gibi bağrına bastı. Kimse gerçeği bilmesin diye bütün hayatını bir tiyatro sahnesi gibi kurguladı. O, senin baban değil; o, senin koruyucu meleğindi."
Gözyaşlarım sararmış kâğıdın üzerine damladı. Bir yandan hayal kırıklığının soğukluğunu, diğer yandan yıllardır bana gösterilen o karşılıksız sevginin büyüklüğünü iliklerime kadar hissediyordum. Eğer o adam beni öz evladı gibi sevmeseydi, o mektup hiçbir zaman yazılmayacak ve ben o sandığı hiçbir zaman açmayacaktım.
Mektubun sonunda bir adres ve bir isim vardı. “Eğer gerçeği tam anlamıyla kavramak istersen, bu adrese git,” diyordu annem. Adres, şehrin çok uzağında, dağ yamacında küçük bir kasabayı işaret ediyordu.
Ertesi gün, üzerimdeki şaşkınlığın verdiği tuhaf bir cesaretle yola çıktım. Arabayı kullanırken zihnimde babamla geçirdiğim anılar canlanıyordu: Bisiklet sürmeyi öğretirken arkamdan tuttuğu elleri, okuldan döndüğümde gözlerindeki o parıltı, en zor zamanlarımda bana fısıldadığı cesaret dolu sözler... Bütün bunların hepsi birer "yalan" mıydı, yoksa "seçilmiş bir gerçek" miydi? Eğer bu kadar büyük bir fedakârlığı sadece sevgi adına yapmışsa, o adam benim için biyolojik babamdan çok daha değerli değil miydi?