Eşim bana 2 milyon 800 bin TL karşılığında taşıyıcı anne olacağını söyledi; böylece sonunda kendi evimizi alabilecektik. Ama patronumla yaptığı konuşmayı duyduğum an, damarlarımdaki kanın çekildiğini hissettim.
Nefes almakta zorlanarak evin dış duvarına yaslandım. Soğuk beton sırtımı yakıyor, az önce duyduklarım beynimin içinde sağır edici bir siren gibi yankılanıyordu. Mutfak penceresinden gelen o fısıltı halindeki konuşma, dünyamı başıma yıkmaya yetmişti.
Murat Bey’in sesi titriyordu, her zamanki o otoriter patron tavrından eser yoktu. "Zeynep," dedi çaresizce, "doktorun söylediklerini ona anlatmak zorundasın. Gelecek hafta yapılacak sezaryende masada kalma riskin çok yüksek. Yüzde seksen, anlıyor musun? Kalp yetmezliği belirtilerin hızla kötüleşiyor. Bu parayı ona bıraksan bile, seni kaybettiğinde o evi ne yapacak?"
Zeynep’in boğuk ağlaması duyuldu. "Asla!" diye fısıldadı keskin bir itirazla. "Eğer öğrenirse beni hemen hastaneye götürür, ne pahasına olursa olsun o bebeği aldırır veya tedaviyi reddederim diye başımdan ayrılmaz. Emir’in geleceği, kocamın o omuzlarındaki yılların yorgunluğu... Hepsi benim bu fedakârlığıma bağlı. Lütfen Murat Bey, sizden tek istediğim parayı kocamın hesabına ben ameliyata girdikten hemen sonra yatırmanız. Karınız Aylin'e de söyleyin, bebeğinize çok iyi baksın. Ama kocam benim ölebileceğimi asla, ama asla bilmeyecek."
Demek taşıdığı bebek yabancı birinin değil, patronum Murat ile eşi Aylin’indi. Ve karım, bizim için, sadece bir bahçeli evimiz olsun diye kendi hayatını gözden çıkarmıştı.
Göğsüme oturan ağırlık, nefes borumu tıkıyordu. Aylardır hissettiğim o suçluluk duygusu, yerini tarifsiz bir dehşete bırakmıştı. Karım, benim yetersizliğim yüzünden, oğlumuza ve bana bir gelecek bırakabilmek için kendini feda ediyordu.
Yüzleşme
Bacaklarımdaki uyuşukluğu silkeleyip atmaya çalışarak titreyen ellerimle anahtarı cebimden çıkardım. Kapıyı nasıl açtığımı, içeri nasıl girdiğimi hatırlamıyorum. Holün sonundaki mutfağın kapısında belirdiğimde, ikisi de dehşet içinde bana döndü.
Elimdeki anahtar destesi büyük bir gürültüyle yere düştü.
Zeynep’in yüzündeki kan çekilmişti. Gözleri faltaşı gibi açılmış, elleri gayri ihtiyari sekiz aylık şişkin karnına gitmişti. "Sen... sen işe gitmemiş miydin?" diye kekeledi. Sesi, yakalanmış bir suçlunun korkusunu değil, sırrı açığa çıkmış bir meleğin çaresizliğini taşıyordu.
Murat Bey oturduğu sandalyeden hızla kalktı. Yüzünde hem bir mahcubiyet hem de uzun zamandır sakladığı sırrın ortaya çıkmasından doğan garip bir rahatlama vardı. "Oğlum..." diyebildi sadece, yutkunarak.
"Yüzde sekans," dedim sesimin ne kadar çatlak ve yabancı çıktığına şaşırarak. Adımlarımı mutfağın ortasına doğru attım. "Yüzde seksen ölüm riski... Ve sen, sırf o lanet olası para için bunu benden sakladın, öyle mi Zeynep?"
Gözyaşları yanaklarından süzülürken masadan destek alarak ayağa kalkmaya çalıştı. "Lütfen, dinle beni..."
"Neyi dinleyeceğim!" diye bağırdım, sesim mutfağın duvarlarında yankılandı. "Kendi canını satmanı mı? Benim o kahrolası evi, sen içinde nefes almadıktan sonra ne yapacağımı sanıyordun?"
Murat Bey araya girmeye çalıştı. "Bak, biz de iptal etmesini söyledik. Aylin günlerdir ağlıyor. Bir canın pahasına evlat sahibi olmak istemiyoruz. Ama Zeynep bizi sözleşmeyi tek taraflı feshetmekle, parayı yasal yollarla almakla tehdit etti."