Oğlum Mehmet on beş yıl önce okuldan eve dönmedi. O zaman sadece on yaşındaydı…
Onun da korkuları vardı.
Bir süre sonra bize eski bir kutu getirdi.
"Bunu yıllardır saklıyorum."
Kutunun kapağını açtığında içinden küçük bir oyuncak araba çıktı.
Onu görür görmez gözlerim doldu.
Çünkü o arabayı ben almıştım.
Mehmet'in doğum gününde.
"Bu…" dedim.
Emre başını salladı.
"Beni bulan kadın bunu yanımda taşıyordu. Bana ait olduğunu söyledi ama geçmişimle ilgili hiçbir şey anlatmadı."
"Kimdi o kadın?" diye sordum.
Emre derin bir nefes aldı.
"Adı Selma'ydı."
Bu isim bana yabancı gelmiyordu.
Polis dosyalarında yıllar önce geçen bir isimdi.
Oğlum kaybolduktan sonra bölgede görülen bir kadın.
Ama hiçbir zaman kanıt bulunamamıştı.
Murat'ın yüzü bembeyaz oldu.
"Hatırlıyorum…" dedi. "Polis o kadından şüphelenmişti."
Emre gözlerini kapattı.
"Ben küçükken bana hep aynı şeyi söylerdi. 'Seni korumak için yaptım.'"
Kalbim sıkıştı.
"Ne yaptığını biliyor musun?"
Emre başını salladı.
"Hayır. Ama birkaç ay önce ölmeden önce bana bir mektup bıraktı."
O an odadaki herkes sustu.
Emre çekmeceden eski bir zarf çıkardı.
Üzerinde tek bir isim yazıyordu.
"Mehmet."
Parmaklarım titriyordu.
Mektup açıldığında ilk satırlar her şeyi değiştirdi.
"Sevgili Mehmet… Eğer bu mektubu okuyorsan, artık gerçekleri öğrenmenin zamanı gelmiştir."
Emre okumaya başladı.
Selma, yıllar önce büyük bir hata yaptığını yazmıştı. Kendi kaybettiği çocuğunun acısıyla sağlıklı düşünememişti. Mehmet'i okul çıkışında yalnız görünce onu takip etmiş, sonra onu başka bir şehirde bırakmıştı.
Ama onu zarar vermek için değil…
Kendi çocuğu gibi büyütmek için.
Yıllar boyunca suçlulukla yaşamıştı.
Mektubun sonunda tek bir cümle vardı.
"Bir gün gerçek annen seni bulursa, ona benim seni sevdiğim kadar değil, onun seni beklediği kadar sevdiğini anlat."
O satırları okurken gözyaşlarımı tutamadım.
Çünkü yıllardır kızgınlık, öfke ve acıyla yaşamıştım.
Ama şimdi karşımda kayıp oğlum vardı.
Ve o da kaybolduğu için değil, bulunmayı beklediği için acı çekmişti.
Emre yavaşça bana baktı.
"Ben gerçekten sizin oğlunuz muyum?"
Başımı salladım.
"Sen benim on beş yıldır her sabah uyandığımda düşündüğüm kişisin."
O an ilk kez bana sarıldı.
On beş yıl boyunca kurduğum hayallerin gerçek olduğu andı.
Bir annenin kalbi bazen mantıktan önce bilir.
Mehmet artık geri dönmüştü.
Aylar sonra eve döndüğümüzde herkes değişmişti.
Murat onunla yeniden baba-oğul olmayı öğreniyordu.
Ben ise kaybettiğim yılları geri alamayacağımı biliyordum.
Ama her sabah oğlumun sesini duyuyordum.
Bir gün mutfakta eski alışkanlığıyla kendi uydurduğu bir şarkıyı mırıldanmaya başladı.
Donup kaldım.
Çünkü o şarkıyı hatırlıyordum.
On yaşındayken söylediği o küçük melodiyi…
Mehmet bana baktı ve gülümsedi.
"Anne, neden ağlıyorsun?"
Gözyaşlarımı silip ona sarıldım.
"Çünkü bazı insanlar kaybolmaz oğlum… Sadece bulunacakları günü bekler."
Ve o gün anladım…
On beş yıl boyunca aradığım şey sadece oğlum değildi.
Ben, yarım kalan bir hikâyenin son sayfasını arıyordum.
Ve sonunda o sayfa yeniden yazılmıştı.