Eşim bana 2 milyon 800 bin TL karşılığında taşıyıcı anne olacağını söyledi; böylece sonunda kendi evimizi alabilecektik. Ama patronumla yaptığı konuşmayı duyduğum an, damarlarımdaki kanın çekildiğini hissettim.
Ona döndüm. Altı yıldır yanında çalıştığım, ekmeğini yediğim adama bakıyordum. "Senin de suçun var usta," dedim dişlerimin arasından. "Eğer o gün bana bu teklifle geldiğinde karımı vazgeçirseydin, bugün bunların hiçbiri yaşanmayacaktı."
Murat Bey başını öne eğdi. Haklıydım ve o da bunu biliyordu. "Bizi yalnız bırakır mısınız Murat Bey," dedim fısıltıyla. Tek bir kelime etmeden, başını sallayarak evden çıktı. Kapının kapanma sesi, evdeki ölüm sessizliğini bölen tek şeydi.
Bir Babanın ve Eşin İsyanı
Zeynep’in yanına çöktüm. Sekiz ay önce bana bu kararı açıklarken tuttuğu gibi ellerini tuttum. O zamanlar sıcacıktı, şimdi ise buz gibiydi. Dizlerimin üzerine çöktüm ve başımı o kocaman karnına yaslayıp hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım.
"Ben bu kadar mı işe yaramaz bir adamım Zeynep?" diye fısıldadım gözyaşlarımın arasından. "Sana ve oğlumuza bir hayat kuramadığım için, kendi hayatından vazgeçecek kadar mı çaresiz bıraktım seni?"
Ellerini saçlarımda hissettim. Titreyen parmaklarıyla saçlarımı okşarken onun da ağladığını duyuyordum.
"Hayır, sevgilim, hayır," dedi hıçkırıklarının arasından.
"Sen dünyanın en iyi babasısın. Ama o kadar çok çalışıyordun ki... Geceleri yorgunluktan sızıp kaldığında yüzündeki o çizgileri görüyordum. Emir'in oyuncakçı dükkanlarının önünden geçerken nasıl başını öne eğdiğini görüyordum. Sadece bir kez, bir kez olsun nefes alalım istedim."
Kafamı kaldırıp yaşlı gözlerine baktım. "Sen yoksan nefes alamam ki ben. Sen yoksan o bahçeli evin her odası bana mezar olur. O paranın her bir kuruşu, boğazıma dizilen cam kırıkları olur."
Gerçek Zenginlik
Ayağa kalktım, onu da yavaşça kollarından tutup kaldırdım. "Şimdi," dedim kararlı bir sesle, "Hemen hastaneye gidiyoruz. O kalp yetmezliği için ne gerekiyorsa yapılacak. Doktorlarla konuşacağım. Bebek erken alınacaksa alınacak, seni o masada bırakmayacağım."
"Ama para..." diyecek oldu.
Parmağımla dudaklarına dokunarak onu susturdum. "Bizim evimiz zaten burası," dedim iki odalı, rutubet kokan küçük salonumuzu işaret ederek. "Bizim sarayımız senin kalbinin attığı yer. 2 milyon değil, dünyaları verseler senin tek bir saç teline değişmem."
O gün hastaneye gittik. Doktorlar durumun ciddiyetini doğruladılar ama umutsuz da değillerdi. Erken müdahale ile hem Zeynep'i hem de Murat Beylerin bebeğini kurtarma şansımız vardı. Bütün o süreç boyunca bir an olsun elini bırakmadım. Patronum Murat, ameliyat masraflarının tamamını üstlendi ve sözleşmeyi yırtıp attı.
Bir hafta sonra, hastane koridorunda kucağımda uyuyan oğlum Emir ile beklerken ameliyathanenin kapısı açıldı. Doktorun yüzündeki o yorgun ama gülümseyen ifadeyi gördüğüm an, dünyanın en zengin adamı olduğumu hissettim. Zeynep hayattaydı.
O günden sonra eski minibüsüm bozulduğunda veya kira günü geldiğinde artık iç çekmedim. Çünkü biliyordum ki; bir adamın asıl serveti bankadaki hesap numarası veya bahçeli bir ev değil, akşam kapıyı açtığında boynuna sarılan eşinin sıcaklığı ve duyduğu o huzurlu kalp atışıdır. Bizim hikayemiz parayla değil, sevgiyle ve hayatta kalmakla yazılmıştı. Ve bu, dünyadaki tüm servetlerden daha değerliydi.