Eski sevgilimin yoksul bir işçiyle evleneceğini öğrendiğimde, niyetim düğününe gidip onunla alay etmekti. Ancak damadı gördüğüm an arkamı döndüm ve acı içinde gözyaşlarına boğuldum…
BÖLÜM 2:
Eski sevgilimin yoksul bir işçiyle evleneceğini öğrendiğimde, niyetim düğününe gidip onunla alay etmekti. Ancak damadı gördüğüm an arkamı döndüm ve acı içinde gözyaşlarına boğuldum... Fakat sonra damadı, Hakan'ı gördüm. Kalbim duracak gibi oldu...
Orada, o mütevazı bahçenin ortasında, üzerinde basit ama temiz bir damatlıkla duran adam, Hakan’dı. Yüzündeki amansız yara izini ve sol elindeki eksik iki parmağı gördüğüm an, göğsüme balyoz gibi bir ağrı saplandı. Hakan, üniversite yıllarımda babamın geçirdiği ağır kalp krizinde, hastane masraflarını karşılayabilmem için bana hiç düşünmeden arabasını satıp birikmiş parasını veren o fedakar çocukluk arkadaşımdı. Ben zenginlik ve kariyer basamaklarını tırmanırken, hırs gözümü kör etmiş ve beni her zor anımda ayağa kaldıran bu kadim dostumu da, saf sevgisiyle beni sarmalayan Pelin’i de ardımda bırakmış, onları arayıp sormayı bile lüks hayatıma yakıştıramamıştım.
Hakan, yıllar önce benim için her şeyini feda ettikten sonra işleri ters gitmiş, borçlar yüzünden her şeyini kaybetmiş ve hayata tutunabilmek için inşaatlarda en ağır işlerde çalışmaya başlamıştı. Bense parıltılı ofisimde, altımdaki lüks arabayla kibir içinde yaşarken, hayatımın en büyük iki iyilik meleğinin kaderi bu bahçede birleşmişti. Pelin, Hakan’ın nasırlı ellerini tutarken gözlerinin içi parlıyordu. Hakan da ona, dünyadaki tek hazinesi oymuş gibi büyük bir sadakat ve aşkla bakıyordu. İkisi de hayatın sillesini yemiş ama ruhlarını kirletmemiş iki saf yükti.
O an, cebimdeki kabarık cüzdanın, altımdaki lüks arabanın ve İtalyan kesim takım elbisemin beni ne kadar zavallı, ne kadar çıplak ve cüce gösterdiğini anladım. İçinde yaşadığım o gösterişli malikanenin, Banu’nun her gün gururumu ayaklar altına alan kırıcı sözlerinin aslında kendi ellerimle kurduğum bir hapishane olduğunu fark ettim. Paranın satın alamayacağı tek şeyi; yani huzuru, sadakati ve gerçek sevgiyi bir hiç uğruna çöpe atmıştım. Hakan ve Pelin bana bakmıyordu bile, birbirlerinin gözlerinde kaybolmuşlardı. Bahçedeki sıcak sarı ışıklar onları aydınlatırken, ben karanlığın en koyu köşesinde, boğazımda düğümlenen hıçkırıklarla kalakaldım. Daha fazla orada duramadım. Bastığım toprak ayaklarımın altından kayıyor gibiydi. Arkamı döndüm, gözlerimden boşalan yaşları gizlemeye çalışarak lüks arabama doğru adeta kaçtım.
Direksiyonun başına geçtiğimde hıçkırıklarım hıçkırıklara karıştı, gözyaşlarım pahalı deri koltukların üzerine damlıyordu. Arabayı hızla Sapanca’nın o sessiz yollarından İstanbul’a doğru sürdüm ama içimdeki hesaplaşmadan kaçmam imkansızdı. Yol boyunca Pelin’in üniversite kütüphanesinde bana sevgiyle sandviç hazırlayışı, Hakan’ın cebindeki son parayı avucuma sıkıştırıp "Sen oku kardeşim, biz bir şekilde yolumuzu buluruz" deyişi film şeridi gibi gözlerimin önünden geçti. Ben ne ara bu kadar canavara dönüşmüştüm? Başarı dediğim şey, ruhumu şeytana satmaktan başka neydi ki?
İstanbul’a döndüğümde eve girmeden önce saatlerce deniz kenarında oturdum. Gece yarısı eve adım attığımda, Banu salonda elinde kadehiyle oturuyordu. Beni görür görmez tiksintiyle süzdü: "Neredesin sen? Üstün başın toz içinde, gözlerin kan çanağı gibi. Yine o ezik geçmişinin peşine mi düştün yoksa?" dedi alayla grsele ilerleyn devamı sonraki syfda....