Pazar günü çorba için patates doğruyordum. Kayınvalidem elindeki kepçeyle başıma vurup “Bir işi bile beceremiyorsun” dedi. Kocam ise salondaki futbol maçının sesini biraz daha açtı. Ben de tencereleri yere fırlattım, valizimi alıp çıktım. Bundan sonra yemeklerini kendileri yapsınlar.

Murat’ın gönderdiği o tek cümlelik mesaj ekranda duruyordu:

"Annem tansiyon hastası oldu, ev darmadağın, akşama yemek yok, ne zaman eve döneceksin?"

Mesajı okurken içimde ne bir öfke patlaması ne de bir kırgınlık hissettim. Sadece derin, kocaman bir hafifleme duygusu kapladı içimi. Nur mutfaktan elinde iki fincan kahveyle salona geçtiğinde yüzümdeki ifadeyi görmüş olacak ki, "Ne olmuş? Bir şey mi yazmış?" diye sordu endişeyle.

Telefonu ona doğru uzattım. Nur mesajı okudu, gözlerini devirdi ve kahvesinden bir yudum alıp, "Şaka mı bu adam? İki yıldır seni bir insan olarak değil, evin dönen çarkı olarak görmüşler resmen. Bir 'Özür dilerim', bir 'Canın acıdı mı?' bile yok," dedi.

Haklıydı. O mesajda bana dair, benim hislerime dair hiçbir şey yoktu. Sadece eksilen konforları, aksayan düzenleri ve bitmeyen bencil talepleri vardı. İşte o an, o solmuş sabahlıkla mutfakta geçirdiğim iki yılın her saniyesinin benden neleri çaldığını çok daha net gördüm. Asıl kaybeden ben değildim; asıl kaybeden, hayatındaki en sadık, en fedakar insanı bir hiç uğruna harcayan Murat ve oğlunu kendi elleriyle yalnızlığa mahkum eden Emine Hanım’dı.

Yeni Bir Sayfa ve Eski Alışkanlıklar
Telefonu sessize alıp masanın üzerine ters bıraktım. O gün kuafördeki işime gitmedim, izin aldım. Nur ile birlikte uzun bir yürüyüşe çıktık. İki yıl boyunca attığım her adımın hesabını verdiğim, harcadığım her kuruşun üstünü kuruşu kuruşuna teslim ettiğim o evden sonra, gökyüzüne bakarak özgürce yürümek bana o kadar yabancı ama bir o kadar da muhteşem geldi ki...

Tabii ki Murat pes etmedi. Ertesi gün iş yerinin önüne geldi. Beni kuaförün kapısında beklerken gördüğümde içimde en ufak bir heyecan ya da eski günlerin sevgisi canlanmadı. Karşımda duran adam, annesinin arkasına saklanan, sorumluluk almaktan kaçan o olgunlaşmamış çocuktan başkası değildi.

"Konuşalım," dedi, gözleri yorgun bakıyordu ama tavrında hâlâ o eski, her şeyi normalleştirme çabası vardı. "Annem o gün biraz ileri gitmiş olabilir ama yaşlı kadın, biliyorsun huyu böyle. Sen de evi o hâlde bırakıp giderek bizi rezil ettin. Konu komşu tencere seslerini duymuş. Hadi, uzatma da evimize dön."

Yüzüne baktım. Hâlâ "evimiz" diyordu. Hâlâ yaşanan şiddeti ve saygısızlığı "yaşlılık" ve "huy" diyerek geçiştirmeye çalışıyordu.

"Murat," dedim sesimi hiç yükseltmeden, gayet sakin bir tonla. "Benim artık dönecek bir evim yok. O gün o mutfakta kafama kepçe indiğinde sen televizyonun sesini açtın. Sen o gün sadece maçı seçmedin; sen karının haysiyetinin çiğnenmesini, annenin zorbalığını seçtin. Ben o evde bir eş değildim, ücretsiz bir hizmetçiydim. Ve o hizmetçinin sözleşmesi o gün tencerelerle birlikte yere fırlatıldı."

"Ama biz evlilik kararı aldık, hani para biriktirecektik?" diye üsteledi, çaresizce savunmaya geçerek.

"İki yıldır kuaförde kazandığım her kuruşu annene teslim ettim Murat. Ortada biriken tek bir kuruş bile yok, bunu ikimiz de biliyoruz. Annene söyle, patatesleri artık kendisi doğrasın." arkamı dönüp dükkana girdim. Arkamdan seslendi ama dönmedim. O gün benim için Murat defteri tamamen kapandı.

Mahkeme Günü ve Gerçek Yüzler
Boşanma davasını açmam uzun sürmedi. Nur’un tanıdığı bir avukat aracılığıyla haklarımı aramak için harekete geçtim. Davanın ilk duruşmasında Emine Hanım da oradaydı. Adliye koridorunda beni gördüğünde hâlâ o kibirli, üstten bakan tavrını korumaya çalışıyordu. Yanıma yaklaşıp, "Bir kepçe darbesiyle yuva mı yıkılır? Şimdiki nesil de çok çıtkırıldım. Biz neler gördük de sabrettik," diye fısıldadı.

Ona döndüm, gülümsedim. "Siz sabretmiş olabilirsiniz Emine Hanım, ama sizin sabrınız sizi başkalarının hayatını zindana çeviren bir insana dönüştürmüş. Ben sizin gibi olmayı reddettim. Oğlunuzla size mutfakta mutluluklar dilerim," dedim grsele ilerleyn devamı sonraki sayfda....

FOTO GALERİLER