Tozlu Kadife Kutu
Bayram sabahlarının o ferahlatıcı kokusu bizim evimizin eşiğinden içeriye asla giremezdi. Mutfaktan yükselen taze çörek kokuları, annemin gergin dudakları arasında erir, yerini ağır bir kurşun sessizliğine bırakırdı. Salonun ortasında duran geniş meşe masanın etrafında, sanki görünmez bir mahkeme kurulmuş gibi otururduk. Masanın bir ucunda inci kolyesiyle heybetli ve mağrur oturan anneannem Leyla Hanım, diğer ucunda ise elindeki çatalı adeta bir silah gibi tutan annem Füsun. Annemin bakışları, anneannemin titreyen ellerine her değdiğinde odadaki havanın sıcaklığı birkaç derece birden düşerdi. Annem, çocukluğumdan beri bu kadına karşı ördüğü buzdan duvarın arkasına saklanmış, öfkesini bir zırh gibi kuşanmıştı. Her ziyaretin sonunda değişmeyen tek bir sahne vardı: Sertçe çarpan dış kapı ve annemin dişlerinin arasından sızan o meşhur, karanlık mühür: "Bazı günahların kefareti bu dünyada ödenmez."
Zaman, annemin beklediği o acımasız adaleti nihayet kapımıza getirdiğinde, Leyla Hanım artık eski gücünden çok uzaktaydı. Zihni bulanmış, bacakları ferini yitirmişti. Onu sahil kasabasındaki o görkemli evinden alıp soğuk koridorlu bir bakımevine yerleştirdiğimiz gün, annemin gözlerinde gördüğüm şey derin bir hüzün değil, ürpertici bir zafer duygusuydu. "Artık kendi karanlığında boğulabilir," demişti eşyalarını toplarken.
Haftalar sonra, sahil kasabasındaki o eski evi tamamen boşaltma görevi bana düştü. Rutubet ve tozla kaplanmış evin her köşesi, geçmişin o ağır gölgesini taşıyordu. Tavan arasına çıktığımda, ahşap kirişlerin arasından sızan cılız güneş ışığı, köşede duran kilitli ve ağır bir sandığı işaret ediyordu. Toz katmanlarını ellerimle silerek kapağı zorla araladım. Sandığın en dibinde, hırpalanmış kıyafetlerin ve eski mektupların arasında, solmuş mor rengiyle tozlu bir kadife kutu duruyordu. Küçük bir müzik kutusuydu bu; kurumuş ahşabı vıcırdayarak açıldığında, içinden kırık dökük bir vals melodisi yükseldi.
Müzik kutusunun kadife astarının altındaki gizli bölmeyi fark ettiğimde nefesim kesildi. Orada, zamanın sararttığı bir gazete kupürü ve titrek bir el yazısıyla tutulmuş bir liste vardı. Listede ailemizdeki tüm çocukların doğum tarihleri titizlikle sıralanmıştı. Gözlerim listenin en altına, henüz altı aylıkken kaybettiğimiz ağabeyim Emre’nin ismine kaydı. Ancak Emre’nin doğum tarihinin tam yanında, yabancı bir elin soğukluğuyla yazılmış "Deniz" ismi duruyordu. Boğazımda bir yumru oluştu. Deniz kimdi? Ve neden daha önce hiç duymadığım bu isim, ağabeyimin mezar sessizliğiyle yan yana getirilmişti? Elimdeki kağıt titrerken, tavan arasının sessizliğinde geçmişin o boğucu fısıltısı yankılanmaya başladı. Kayıp olan sadece bir bebek değildi; kırk yıldır üzerine kilit vurulan koca bir hayatın kapısı aralanıyordu.
Akşamın alacakaranlığı sahil kasabasının üzerine çökerken, elimdeki o küçük kâğıt parçası avucumu bir kor gibi yakıyordu. Eve döndüğümde annemi loş ışıklı mutfakta, tek başına bir fincan kahve içerken buldum. Yüzü kireç gibi beyazdı, sanki evin boşaltılma sürecinde geçmişin hayaletlerinin uyanacağını biliyormuş gibi tetikte bekliyordu. Yanına yaklaşıp tozlu kadife kutuyu masanın üzerine bıraktığımda, müzik kutusunun o eski vals melodisi mutfağın ağır sessizliğini bir bıçak gibi yardı.
"Bunu tavan arasında buldum anne," dedim, sesimdeki titremeyi gizleyemeyerek. "Emre’nin isminin yanındaki bu isim... Deniz... Bu ne anlama geliyor?"
Annem, kâğıdı elimden kaparcasına aldığında bakışları satırların üzerinde donup kaldı. Göz bebeklerinin korkuyla büyüdüğüne, şah damarının sertçe attığına şahit oldum. Bir an için odadaki tüm oksijen çekilmiş gibi hissettim. Annem aniden kâğıdı avucunun içinde hırsla buruşturdu; yüzündeki o her zamanki vakur ifade yerini saf bir dehşete bırakmıştı devamı sonraki sayfada....