Paslı Kapının Ardındaki Sır
Eski ahşap kapının gıcırtısı, zihnimdeki sessizliğin içinde yankılanan tek sesti. Dışarıda bardaktan boşalırcasına yağan yağmurun kokusu içeri sızarken, elimdeki kurumuş ekmek dilimine bakıyordum. Mutfak masasının üzerindeki tek ampul, sanki benim yorgun ruhumu taklit edercesine zayıf bir ışık yayıyordu. Yedi yıl olmuştu. Tam yedi koca yıl, kızımsız geçen kaç bin gece, kaç bin sabah... Ebru'nun kokusunu, gülüşündeki o tiz tınıyı ve saçlarının yumuşaklığını unutmamak için verdiğim savaş, her gün biraz daha ağırlaşıyordu. Onu tek başıma büyüttüğüm o zorlu yıllar, nasırlı ellerimde birer nişaneydi. Babasının bizi bir beş kuruşsuz bırakıp gidişinden sonra, hayatımız gece yarıları biten temizlik mesaileri ve bulaşık sularının içinde geçen bitmek bilmez saatlerden ibaretti. Ama mutluuyduk; evimizdeki rutubet kokusuna rağmen sarılınca dünyalar bizim olurdu. Ta ki o parıltılı, soğuk ve kibirli dünya Ebru'yu benden çalana dek.
Geçen Salı günü, gökyüzü yine bugünkü gibi kurşuni bir renge bürünmüştü. Kapı üç kez kısa aralıklarla çalındı. Umutla korku arasında yalpalayarak kapıya yöneldim. Belki odur diye attığım her adımda kalbim, göğüs kafesimi zorlayan bir kuş gibi çırpınıyordu. Kapıyı açtığımda karşımda duran şey bir hayal değildi; minik, savunmasız ve her zerresiyle Ebru'yu anımsatan bir mucizeydi. Küçük kızın yüzündeki o tanıdık çiller, güneşin altında parlayan kumral saçları ve en acısı da, bakışlarındaki o hüzünlü derinlik... Sanki zaman geriye akmış, Ebru beş yaşına dönmüş ve kapımın eşiğine bırakılmıştı.
"Anneannem misin?" diye fısıldadı küçük ses. Sesi titriyordu ama gözlerinde bir yetişkinin çaresizliği vardı. Dizlerimin bağı çözüldü, pervaza tutunmasam oracığa yığılacaktım. "Ben Elif," dedi narin elini bana uzatarak. "Anneme sadece sen yardım edebilirsin. Lütfen benimle gel."
Hiçbir şey sormadım. Selim’in o görkemli malikanesini, korumalarını veya yedi yıllık sessizliğin nedenlerini düşünmedim bile. Üstüme eski hırkamı geçirdim ve bu minik rehberin peşine takıldım. Şehrin lüks mahallelerinden, o pırıltılı vitrinlerden hızla uzaklaştık. Yol uzadıkça içimdeki ürperti büyüyordu. Otobüsler değiştikçe, binalar küçülüp yerini yıkık dökük duvarlara bıraktıkça korkum bir yumru gibi boğazıma oturdu.
Sonunda şehrin bittiği, unutulmuş bir arazinin kenarında durduk. Karşımızda ne bir yalı vardı ne de Selim’in o övündüğü zenginlikten bir iz. Sadece pas bağlamış, metalden devasa bir garaj kapısı boy gösteriyordu. Çevredeki kuru otlar rüzgarda uğuldarken, Elif kapının koluna asıldı ama gücü yetmedi. Büyük bir dehşetle kapıya yaklaştım. Elleri titreyen ben, paslı demiri asılarak açtığımda karşımdaki karanlık yavaşça aralandı. İçeriden gelen kesif rutubet ve ilaç kokusu genzimi yakarken, gözlerim içerideki perişanlığın ortasında yatan o gölgeye takıldı. Gördüğüm şey, bir ömür boyu unutamayacağım bir yıkımın resmiydi.
İçerisi, dışarıdaki gri havadan daha karanlık ve boğucuydu. Toz zerrelerinin ışık huzmelerinde dans ettiği bu havasız boşlukta, rutubetli bir yer yatağının üzerinde zayıflıktan kemikleri sayılan bir kadın yatıyordu. Gözlerimi ovuşturup tekrar baktım. Bu, benim prensesler gibi düğün yapmış, jetlerle seyahat eden Ebru’m olamazdı. Ama oydu. O parıltılı saçlar sönmüş, o canlı ten kül rengine dönmüştü. Yanına nasıl diz çöktüğümü, ellerini ellerimin arasına nasıl aldığımı hatırlamıyorum. Elleri buz gibiydi, tıpkı yedi yıl önce kalbimi bıraktığı o kış gecesi gibi devamı sonrki sayfda.....