Emanet Misafir ve Sır Küpü
Mutfak pencerelerinden süzülen solgun akşam güneşi, tezgahın üzerindeki un zerreciklerini dans ettiriyordu ama benim zihnim on yıl öncesinin o zifiri karanlık gecesine çakılıp kalmıştı. Kapı eşiğinde beliren beş yaşındaki Ela’nın, babasının gidişini sadece bir "sessizlik" sanıp elime uzandığı o an, hayatımın dönüm noktasıydı. O gece kendi kendime verdiğim yemin, on yıl boyunca her sabah uyandığımda içimde yankılanmıştı: Kızım bir gün bile sevgisiz kalmayacak, bir an bile sırtını yaslayacağı dağın yıkıldığını hissetmeyecekti. Bu yüzden Ela’nın gözlerindeki en ufak bir gölge, benim fırtınam olurdu.
Mutfak kapısının pervazına asılıp fısıltıyla, "Anne, lütfen hayır deme," dediğinde içmdeki o tanıdık koruma içgüdüsü bir yay gibi gerildi. Ela’nın sesindeki o çaresiz tınıyı, yıllardır bastırmaya çalıştığım bir korkunun yankısı gibi tanıdım. Arkasına baktığımda ise hayatın bütün yükünü cılız omuzlarına yüklemiş bir hayalet gördüm.
Kızın üzerindeki hırka birkaç beden büyüktü, yırtık pırtık bez ayakkabılarının uçları çamurla grileşmişti. Elleriyle eski, rengi solmuş bir spor çantasını öyle bir kavramıştı ki sanki bıraktığı an boşlukta kaybolup gidecekti. Gözleri evin içinde, köşelerde, kapı arkalarında sanki gizli bir kaçış yolu ya da ansızın üzerine atılacak bir tehlike arıyormuşçasına fır dönüyordu.
"Bu Ayça," dedi Ela, sesi titreyerek. "Annesini geçen ay trafik kazasında kaybetti. Babası zaten yıllardır kayıp."
Ayça başını hiç kaldırmadı, bakışlarını zemindeki parke çizgilerine dikti. O an evin içindeki saat tıkırtısı bile kulak tırmalayıcı bir gürültüye dönüştü. Ela aceleyle, araya girmeme izin vermeden devam etti: "Şu an teyzesinin yanında kalıyor ama ev çok kalabalık, ona yatacak yer bile yok. Lütfen anne. Sadece bir haftalığına misafirimiz olsun. Sadece bir hafta..."
Zihnimde hemen resmi makamlar, okul rehber öğretmenleri ve sosyal hizmetlerin soğuk koridorları canlandı. Hesap soracak, bu çocuğu bu halde bırakan bir yetişkin aradım. Ancak Ayça’nın o eski çantasının kulplarını tutarken parmak uçlarının bembeyaz kesildiğini görünce, mantığımın ördüğü tüm duvarlar birer birer yıkıldı. O çantanın içinde sığınabileceği tek bir evren vardı ve o da şu an benim mutfağımdaydı.
"O evde durumlar ne kadar kötü?" diye sordum, sesimdeki sertliği gizlemeye çalışarak.
Kızımın yüzündeki ifade bir anda değişti, omuzları çöktü ve gözlerini kaçırdı. Ayça ise sorumu hissetmiş gibi çantasına daha da sıkı sarıldı. O koyu sessizlik, binlerce sayfalık bir rapordan daha net bir cevaptı. İçimdeki huzursuzluk dalgası büyürken, "Tamam," dedim sessizce. "Bir hafta kalabilir."
Akşam yemeği, hayatımın en sessiz sofralarından biriydi. Ayça, önüne koyduğum tarhana çorbasını bardağına tutunur gibi tuttuğu kaşığıyla, başını hiç kaldırmadan içti. Eski kombi her zamanki hırıltısıyla çalışmaya başladığında yerinden sıçradı, gözlerinde anlık bir dehşet parladı. Bakışları her koridora, her karanlık odaya kaydığında içime tarif edilemez bir soğukluk çöküyordu. Bu kız, sadece bir misafir değil, içinde fırtınalar kopan bir sır küpüydü.
Gece yarısına doğru Ela’nın odasındaki boş yatağı hazırladım. Çarşafları düzeltirken telefonumun ekranında çocuk esirgeme hattının numarası açıktı; parmağım arama tuşunun üzerinde saatlerce bekledim. Nihayet uykuya daldığımda, rüyamda kırık camların üzerinde yürüdüğümü gördüm.
Ertesi sabah evin içindeki o alışılagelmiş sabah neşesinden eser yoktu. İki kız da kahvaltıya inmeyince içimdeki endişe bir yumru olup boğazıma dizildi. Yavaşça üst kata çıktım, Ela’nın odasının kapısı sımsıkı kapalıydı. "Kızlar, hadi uyanın," diye fısıldayarak kapıyı usulca ittim.
Ancak içeri adımımı attığım an, zaman durdu. Elimdeki temiz havlu sepeti gürültüyle yere düşerken, gördüğüm manzara karşısında nefesim kesildi, bedenim buz kesti. Orada, o odada olan şey, hayal edebileceğim her türlü trajedinin ötesindeydi grsele ilerleyn devamı sonraki sayfda....