Tuvaletin Ötesinde: İlahi Adaletin Adımı
Eşimi kaybettiğimden beri zaman, göğsümde ağır bir saat gibi tık tık tık diye çalıyor; her çalışı cenaze töreninden daha uzun hissettiriyor. Üç hafta önce doğumhanede halaylar kurulmadı; yalnızca bir sessizlik kaldı. Geceleri iki saatin üstünde uyuyamıyorum. Yüzüğümü hâlâ parmağımda taşıyorum; sanki yüzüğü çıkardığımda gidişi de geri gelmeyecekmiş gibi.
O sabah, bebek tulumları arasında dolaşırken iki kız birden ağlamaya başladı. İkisi de aynı anda, aynı perde aralığından, o minik çığlıklarla. Bezleri sırılsıklamdı. Alışveriş merkezinin erkekler tuvaletinde bebek değiştirme masası yoktu; aile odası tabelasıysa kırmızı bir ikazla "bakımda" yazıyordu.
Kafamın içinde bir seçenek vardı: ya açığa çıkmalarına izin verip utançla çıkacaktım ya da koridoru geçip kadınlar tuvaletine girecektim. Kucağıma sarıldıkları sıcaklık ve onların susması için gereken saniyeler, mantığımı bastırdı. İki bebeği de omzumda saran bebek bağlama bezimi sıktım, nefesimi tuttum ve kadınlar tuvaletinin kapısından içeri girdim.
Işıklar beyazdı, lavaboların arası çınlıyordu. Başımı öne eğdim, kimseye bir sahne vermeden, sessizce "Özür dilerim" dedim. Ellerim titriyordu; biriyle uğraşıp bezi değiştirirken diğeri ağlıyordu. Her hareketimi mümkün olduğunca çabuk yapmaya çalıştım, bebeklerin nefeslerine odaklanarak.
Gelişme
Tam işimi bitirmeye çalışırken, topuklu ayakkabıların metalik sesi koridorun yankısında durdu. Ses sertti, bir keski gibi.
"Burada ne işin var?!" diye bağırdı kadın. Sesi öfke ve tiksintiyle doluydu. Yüzünde kusursuz ruj, omuzlarında şık bir ceket, elinde çantası—onun dünyasında her şey düzgün, benimki dağınıktı.
Başımı kaldırdım. Onun bakışı, bana ne kadar aşağı olduğunu hatırlatmaya çalışıyordu. "Bebekleri bile sakinleştiremiyorsun. Bebeklerin annelere ihtiyacı var! Ne yaptığını bilmeyen erkeklere değil!" diye devam etti.
"Sadece iki dakikaya ihtiyacım var," dedim. Sesim ince ve kırılgandı. "Başka yer yok."
Kadın beni keskinçe süzdü. "Umurumda değil," dedi. "Buraya ait değilsin. Burası kadınlar tuvaleti."
"Bebeklerim—" diye başladım.
"Polisi arıyorum," diye kesti beni. "Kimle konuştuğunu anlıyor musun? Bu şehrin en büyük kiralama şirketinde çalışıyorum. Bir telefonla—ve burada bir daha asla yaşayacak yer bulamayacaksın."
Ellerim buz kesti. İkizlerden biri aniden daha da keskin bir çığlık attı; bana bakışları sızladı. Kadın, davranışını bir görev gibi görüyordu; bizi koridora doğru itmeye başladı.
Tam o sırada koridordan gelen bir ses havayı böldü: soğuk, kontrollü, durdurucu.
"Affedersiniz... burada tam olarak neler oluyor?" dedi adam.
Sözler kısa ama netti. Kadın aniden dondu; alnındaki makyaj kuru bir sirke gibi soldu. Yavaşça, yüzü bembeyaz oldu. O anın içindeki herkesin dikkatini çekti. Ben bebeği sakinleştirmeye çalışırken onu izledim; tanıdığını gördü. Arkasında duran adam, gerçekten de yalnız bir müşteri değildi....
Adam yavaş adımlarla yaklaşıp sakin bir tonla konuştu: "Hanımefendi, sizi burada böyle görmeyi beklemiyordum. İsminiz Seda, değil mi?" Kadın, adının söylenişiyle sanki bir bıçak darbesi yemiş gibiydi. Gözleri kurudu. "Seda Hanım, ofiste sizinle ilgili şikayetlerin hızla çoğaldığını biliyorsunuz. Personel raporları, müşterilerden gelen şikayetler... Bu merkezdeki kiracı sözleşmesiyle ilgili kararı ben veriyorum."
Kadının yüreğinde, söyleyecek kelimelerin kaldığı bir sarsıntı oluştu. "Ne demek istiyorsunuz?" diye mırıldandı, sesi artık öfke yerine korkudan titriyordu.
Adamın sesi daha soğuk oldu: "Bugün itibarıyla sizinle yollarımız ayrılıyor. Güvenlik sizi nezaretle çıkaracak. Ayrıca, mağaza yönetimi şikayetlerinizi inceleyecek ve gerekli aksiyonu alacak.... devamı..."