On iki yıldır her pazar 84 yaşındaki komşum Eşref’in alışverişini getiriyordum

O Pazar sabahı hafif bir rüzgâr vardı. Yapraklar beton zemine ince bir hışırtı bırakıyordu. Eşref arka sokakta, posta kutusunun yanında iki poşetle mücadele ediyordu. Yürürken gördüm onu; bir poşet neredeyse elinden kayıyordu. Otomobilimden indim ve elimi uzattım. Poşetleri beraberce kapıya taşıdık. Eşref tereddütle tebessüm etti, elleri hafif titrekti.

— Çok teşekkür ederim evlat, dedi. Bir kahve içmeye ne dersin, söz veriyorum çok uzun olmayacak.

Kısaca tereddüt ettim ama kabul ettim. Mutfağında eski bir demlik vardı; çayını bir eski porselen fincana doldurdu, koltuğa oturduk. İlk başta birbirimize hafif sorular sorduk; kimlikler, geçmişte yaşanan küçük olaylar. Sonra cümlelerimiz yumuşadı, sessizlikler sıcak oldu. Bir saati geçince gülerek kapıya yöneldim.

— Bir dahaki sefere markete çıkarken beni çağır, şaka yapıyorum dedi.

O gün ikimiz de o şakanın on iki yıl sonra bile devam edeceğini bilmiyorduk. Haftalar birbirini kovaladı, Pazarlar taştı. Ben alışverişi yapıp getirdim; o pencerenin önünde çayını demledi. Zamanla sohbetlerimiz alışkanlığa dönüştü; mahalleden, unutulmuş komşulardan, geçmişten ve bazen hiçbir önemi olmayan küçük ayrıntılardan konuştuk. Eşref para vermeye çalıştıysa da asla kabul etmedim. Bu buluşmalar benim haftamın en düzenli, en beklenen anı oldu.

Yıllar geçtikçe Eşref'in adımları daha dikkatli, eli daha titrek oldu. Araba kullanmayı bıraktı, market rafları ona daha uzak görünmeye başladı. Bir sabah posta kutusunun önündeki verandasında ışığın hâlâ yandığını fark ettim; içimde bir sıkıntı ile kapıyı çaldım ama kapı açık kaldı. Komşular toplanmış, yüzler asık. Öğle vakti bir telefonda duyduğum haber, yerle bir etti beni: Eşref uykusunda huzur içinde ölmüştü.

Cenaze töreni küçüktü, beklediğimden daha az insan vardı. Tabutun başında duran birkaç hatıra, çiçekler ve komşuların mırıldandığı kısa dualar. Öne çıkan bir hüzün vardı; sesler alçaktı, adımlar yumuşaktı. Tören bittiğinde, tam ayrılırken koyu renk takım elbiseli bir adam bana yanaştı. Avukattı.

— Siz Arda mısınız, Bay Hacıoğlu'na yardım eden komşu? diye sordu.

Başımı salladım.

— Ben onun vekilim. Bay Hacıoğlu özellikle bunu size vermemi istedi, dedi ve bana eski, yıpranmış bir bavul uzattı.

Bavulun derisi çatlamış, metal tokaları solmuştu. Avukatın sesi uzak bir uğultu gibiydi; elime aldığı bavulun ağırlığı, bir insanın hayatındaki küçük anların toplandığını hissettirdi. Evime yürürken rüzgâr daha da soğumuştu. Kapıyı kapatıp bavulu masanın üstüne koydum. Bir an durup derin bir nefes aldım. Küçük bir el bastonunun bıraktığı iz gibi, parmak uçlarım hâlâ Eşref'in evindeki o sıcak havayı arıyordu.

Kapağı açtım. İçinde sararmış fotoğraflar, ince bir not defteri, bir zarf ve küçük bir bronz anahtar vardı. Zarfın üzerinde Eşref'in düzensiz, eğik eliyle yazılmış bir not beliyordu: Arda'ya. Ellerim titremeye başladı. Zarfı yavaşça açtım. Mektup kısa, ama satır araları doluydu. Eşref yazmıştı:

FOTO GALERİLER