Lekeli İpek

Hazırlık odasının ağır, kadife perdeleri aralanmış, öğleden sonra güneşi ipek kumaşın üzerindeki o korkunç lekeyi bir spot ışığı gibi aydınlatmıştı. Odanın içinde asılı kalan o keskin, çürümüş yumurta ve rutubeti andıran koku, odadaki taze zambakların kokusunu saniyeler içinde boğup atmıştı. Tam karşımda, aylardır titizlikle dikilen, Fransız dantelleriyle bezeli o bembeyaz rüya duruyordu. Artık o bir rüya değil, Nermin Soykan’ın nefretinin somut bir kanıtıydı. Elbisenin göğüs kısmından aşağı doğru süzülen simsiyah, yağlı sıvı, etek uçlarındaki el emeği işlemelerin arasından süzülüp yerdeki beyaz mermere damlıyordu: *Pıt… Pıt…*

Selin’in elindeki makyaj fırçası halının üzerine düştü. Arkamda donup kalan nedimemin aynadaki yansımasını gördüm; ağzı bir çığlığı bastırmak istercesine açık, gözleri dehşetle büyümüştü. "Leyla... Tanrım, bu ne? Biri içeri mi girdi? Güvenlik, hemen güvenliği aramam lazım!" sesi titreyerek odanın içinde yankılandı.

Cevap vermedim. Gözlerim yerdeki lekenin tam ortasına, iğneyle ustaca iliştirilmiş o küçük, fildişi kağıda kilitlenmişti. Eğildim, parmak uçlarımla kağıdı kopardım. Koku burnuma daha sert çarptı ama yüzümü ekşitmedim. Nermin Hanım’ın o kusursuz, eğik el yazısı, mürekkebin asaletine sığınarak bana bakıyordu: *“Haddini bil.”*

Bu iki kelime, üç yıllık bir küçümseme tarihinin özetiydi. Soykan malikanesinde içtiğim çayın soğukluğundan, annemin eski usul terziliğine kadar her şeyi hor gören o bakışın kağıda dökülmüş haliydi. Nermin için ben, oğlunun parlak kariyerine ve asil soyadına konmaya çalışan, kökleri derinde olmayan bir sarmaşıktım. Mert ise bu kadının zehrini "anaçlık" olarak adlandıracak kadar körleşmişti. "Annem biraz muhafazakardır Leyla, alışman zaman alacak," derdi her seferinde. Oysa Nermin muhafazakar değil, düpedüz insafsızdı.

Selin telefonuna sarılmış, hıçkırarak birilerini aramaya yeltenirken, elimi sertçe koluna koydum. "Dur," dedim. Sesim, kendi kulaklarıma bile yabancı gelecek kadar soğuk ve kararlıydı.

"Ne demek dur? Leyla, elbise bitti! Düğün üç saat içinde başlıyor. Baban kapıda bekliyor, Mert aşağıda konukları karşılıyor. Bu elbiseyi bu halde kimseye gösteremeyiz, mahvoluruz!"

Aynaya yaklaştım. Gözlerimin etrafındaki ince makyaj işlemesine, kusursuzca taranmış saçlarıma baktım. Nermin Hanım benim bu kapıdan ağlayarak çıkmamı, düğünü iptal etmemi ya da zavallı bir kurban gibi odama kapanmamı bekliyordu. Onun dünyasında zayıflık, ancak aşağılanarak cezalandırılırdı.

"Kimseye göstermeyeceğiz," dedim, elbiseye doğru bir adım atarken. "Hepsine izleteceğiz."

Kapı üç kez hızla vuruldu. Babamın, "Kızım, hazır mısın? Zaman daralıyor," diyen sesini duydum. Selin panikle elbiseyi kapatmaya çalıştı ama onu kenara ittim. Siyah lekeye parmaklarımla dokundum; yapışkan ve soğuktu. İnsanlar benim bu asil aileye girmek için ruhumu satacağımı sanıyorlardı. Oysa ben o kapıdan içeri girmeyecek, o kapıyı Nermin Soykan’ın üzerine yıkacaktım.

"Selin, fermuarı çek," dedim sakinlikle. "Bu leke artık elbisemin bir parçası değil, madalyam."

Selin’in titreyen elleri, elbisemin sırtındaki gizli fermuarı çekerken odada sadece kumaşın hışırtısı ve babamın dışarıdaki sabırsız nefesi duyuluyordu. Siyah sıvı, göğüs kafesimin üzerinden aşağı doğru sinsi bir yılan gibi süzülürken tenime değen o ıslak soğukluk beni ürpertmedi; aksine, zihnimi berraklaştıran bir kılıç darbesi etkisi yarattı. Kapıyı açtığımda babam karşısında bembeyaz bir gelinlik değil, bir savaş alanı görmüş gibi sarsıldı. Gözleri lekeye takıldı, dudakları titredi ama benim gözlerimdeki o yabancı, buz gibi kararlılığı gördüğünde tek kelime etmedi. Kolunu uzattı; o kol, fırtınanın ortasındaki tek sığınağımdı Devamı....

FOTO GALERİLER