Kumaşlardaki Miras

Mutfaktaki eski masanın üzerinde, boyası hafifçe çatlamış dolap kapaklarına bakarken Selim’in sesini hala duyabiliyormuşum gibi geliyordu. "Bak Elif, bu fildişi rengi mutfağı daha aydınlık gösterir demiyor muyum sana?" diye takılırdı bana, elinde bir boya kataloğuyla. Ben ise inadımdan ödün vermez, daha sıcak bir toprak tonu olması gerektiğini savunurdum. O tartışmanın üzerinden tam üç yıl geçti ama mutfak hala o günkü gibi duruyor; yarım kalmış bir kararın sessiz tanığı olarak. Dört ay süren o kabus gibi hastane maratonunun sonunda, cihazların ritmik ve soğuk bip sesleri arasında onun elini son kez sıktığımda, hayatın renklerinin bu kadar çabuk solacağını hiç tahmin etmemiştim.

Gidişinden beri dünya benim için sadece yedi yaşındaki kızım Defne’nin gözbebeklerine sığmıştı. Ancak o dünyaya bakmak da her geçen gün zorlaşıyordu. Gündüzleri tekstil atölyesinde makinelerin sağır edici gürültüsü altında dirsek çürütüyor, akşamları ise ek işlerin yorgunluğuyla eve sürünerek dönüyordum. Faturalar sehpanın üzerinde birer tehdit gibi üst üste biniyor, banka hesabındaki rakamlar her ay hançer gibi göğsüme saplanıyordu. Ben bir makine teknikeriydim, bozuk çarkları onarmayı bilirdim ama hayatımın dişlileri arasındaki o büyük kırığı bir türlü yamayamıyordum.

Geçen hafta Defne, okuldan sanki sırtında kanatları varmış gibi uçarak geldi. Kapıyı açar açmaz boynuma atıldı, saçları yanaklarıma çarpıyordu. "Babacığım, babacığım! Müsamere var! Haftaya okulda herkes sahneye çıkacak!" dedi nefes nefese. Gözlerindeki pırıltı o kadar canlıydı ki, bir an için tüm yoksulluğumuzu unuttum. Sonra sesini biraz alçaltıp, sanki büyük bir sırrı paylaşıyormuş gibi fısıldadı: "Öğretmenimiz dedi ki hepimiz en şık kıyafetlerimizi giyecekmişiz. Arkadaşlarımın anneleri onlara şimdiden prenses elbiseleri bakmaya başlamış. Yepyeni, parıl parıl elbiseler..."

O gece Defne uyuduktan sonra mutfak masasında tek başıma oturdum. Banka uygulamasını açtığımda ekrandaki bakiye, dükkan vitrinlerinde sallanan o kabarık, tül elbiselerin etiketlerine yaklaşamıyordu bile. Başımı ellerimin arasına aldım. Çaresizlik, insanın boğazında düğümlenen bir yumrudan fazlasıydı; insanın ciğerlerini yakan bir dumandı. Sonra bakışlarım yatak odasının köşesindeki o eski, ceviz ağacından oyma sandığa kaydı. Selim’in hatıralarını sakladığımız, her açtığımızda evin içine onun kokusunun dağıldığı o sandığa.

Ayağa kalkıp sandığın kapağını ağır ağır araladım. En üstte, Selim’in bana yıllar içinde aldığı, her biri farklı bir şehri, farklı bir yıl dönümünü anlatan ipek eşarplar duruyordu. Çiçek desenli sarılar, gökyüzü mavisi el işlemeleri, kenarları zarif oyalı kremler... Her biri eşimin ellerinin değdiği, onun sevgiyle seçtiği birer sanat eseriydi. O an kalbimde bir şimşek çaktı. Defne’ye parayla alınmış sıradan bir elbise yerine, babasının mirasıyla dokunmuş, anılardan örülmüş bir masal sunabilirdim. Komşumdan ödünç aldığım emektar dikiş makinesini masanın üzerine yerleştirdiğimde, dışarıda gece yarısını çoktan geçmişti ama benim için güneş yeni doğuyordu.....

FOTO GALERİLER