İsmim Elif, otuz iki yaşındayım ve rüya gibi bir düğün gününde
Nermin Hanım elimi tuttuğunda parmaklarının buz gibi olduğunu hissettim. 'Güzel kızım,' dedi fısıltıyla. 'Mert sana benim bir canavar olduğumu, babasını ve kardeşini sokağa attığımı anlattı, değil mi?' Mert, bir görevliye işaret ederek, 'Hemen atın bu kadını dışarı!' diye haykırdı. Misafirler arasında uğultular yükseliyordu. Annem ve babam ne yapacaklarını şaşırmış halde yanımıza koştular. Ama Nermin Hanım, sanki dünyanın sonu gelmiş de kaybedecek hiçbir şeyi kalmamış gibi kararlıydı. 'Sana anlatmadığı bir şey var Elif. On yıl önce, o büyük fırtınanın koptuğu gece göl evinde aslında ne olduğunu biliyor musun? Onu korumak için yıllarca bir akıl hastanesinde hapis tutulmama neden göz yumduğunu hiç düşündün mü?'
Etrafımızdaki her şey bulanıklaştı. Mert’in suratı öfkeden kıpkırmızı kesilmişti, ama gözlerinde yakalanmış bir avın çaresizliği vardı. Nermin Hanım kulağıma iyice yanaştı ve sadece benim duyabileceğim o zehirli ama gerçekçi kelimeleri bıraktı: 'Ona on yıl önceki kazayı sor. Neden benim hapse atılmama izin verdiğini, gerçekte o direksiyonun başında kimin olduğunu sor. Ailesini yok eden o trajedinin ardından sessizliğini nasıl satın aldığını sor. Eğer bugün o imzayı atarsan, sıradaki kurban sen olacaksın.' Nermin Hanım, korumalar tarafından kollarından tutulup uzaklaştırılırken son bir kez arkasına bakıp 'Gerçeği sormadan evlenme!' diye bağırdı. Mert, ellerimi tutup 'Elif, o delirmiş, ona inanma, her şeyi mahvetmek için yapıyor!' diye yalvarıyordu. Ama kalbimdeki o büyük güven çatlamıştı bir kere. Gözlerimi Mert’in masumiyet maskesine diktim ve titreyen sesimle sordum: 'Mert, on yıl evvel o gece göl evinde tam olarak ne oldu?' Sessizlik, deniz gürültüsünü bile bastıracak kadar ağırdı.