Gömülü Sırlar: 62 Yıllık Bir Yanılsama

Eve adım attığımda salonun o tanıdık, huzurlu sessizliği üzerime bir kaya gibi çöktü. Sedat’ın boş koltuğu, sehpanın üzerinde yarım bıraktığı bulmaca kitabı, duvarda asılı duran gençlik fotoğrafımız... Her şey yerli yerindeydi ama içimdeki o tarifsiz huzursuzluk, elimdeki zarfın ağırlığıyla birleşerek nefesimi daraltıyordu. Titreyen parmaklarımla zarfı yırttım. İçinden çıkan metal anahtarın zemine düşerken çıkardığı çınlama, sessiz evde bir çığlık gibi yankılandı. Mektubu açtığımda Sedat’ın o özenli, yatık el yazısını gördüm.

"Gülüm, hayatımın tek ışığı..." diye başlıyordu mektup. Gözlerim dolsa da okumaya devam ettim: "Sen bu satırları okurken ben çoktan sessizliğe gömülmüş olacağım. Altmış yıl önce olanları sana anlatmalıydım. Bu sırrı sonsuza dek gömdüğümü sanmıştım ama vicdan azabı hayatım boyunca bir gölge gibi peşimi bırakmadı. Bizim hikayemiz büyük bir yalanın üzerine inşa edilmedi, hayır; ama üzerine oturduğu zemin kanla ve kederle yoğruldu. Gerçeği bilmeye hakkın var. Bu anahtar, Sanayi Bölgesi’ndeki 122 numaralı deponun kilidini açıyor. Oraya git ve altmış iki yıllık bu yanılsamanın sonuna bak."

Nefesim kesildi, dizlerimin bağı çözüldü. Sedat, benim tanıdığım o yumuşak kalpli, kimseyi incitmeyen adam, altmış yıl neyi gizlemiş olabilirdi? Pardösümü nasıl giydiğimi, taksiyi nasıl çağırdığımı hatırlamıyorum. Şehrin en ücra, izbe köşesindeki o kasvetli sanayi sitesine vardığımda hava kararmak üzereydi. Sokak lambalarının cılız ışığı altında 122 numarayı ararken kalbim göğüs kafesimi delmek istercesine çarpıyordu. Nihayet paslanmış, gri metal kapıyı buldum. Elinde tuttuğum anahtar, sanki bir canavarın ağzına giriyormuşum gibi soğuktu. Kilidi çevirdiğimde çıkan mekanik ses, geçmişin kapalı kapılarını zorladığımın habercisiydi.

İçerisi rutubet ve uzun süredir havalandırılmamış bir hüzün kokuyordu. Işığın düğmesini aradım ama bulamadım; telefonumun fenerini yaktım. Işık huzmesi deponun ortasına düştüğünde, üzerindeki toz tabakasına rağmen heybetini koruyan devasa bir ahşap sandıkla karşılaştım. Kenarlarını örümcek ağları sarmış, sanki zaman bu sandığı dünyadan izole etmek için her şeyi yapmıştı. Tozları elimle silerken kapağın üzerindeki eski, oyma motifleri fark ettim; lise yıllarımızdan kalma, Sedat’ın bana aldığı o küçük ahşap kutunun aynısıydı.

Büyük bir çabayla kapağı geriye doğru araladım. Menteşelerin feryadı depoda yankılandı. Kapağı tam açtığımda gördüğüm şey, zihnimdeki tüm Sedat imgesini yerle bir etti. Bir an için her yer karardı, gözlerim yuvalarından fırlayacak gibi oldu. Gördüklerimin gerçekliğini reddetmek istedim ama oradaydı; altmış küsur yıl boyunca saklanan o korkunç gerçek, buz gibi bir gerçeklikle karşımda duruyordu. Dizlerimin üzerine yığılıp, ciğerlerim sökülürcesine haykırdım: "AMAN TANRIM... NE YAPTIN SEN SEDAT?!"

Sandığın içinde, altmış yıl öncesinin tozlu kronolojisiyle sarmalanmış dehşet verici bir kompozisyon duruyordu. En üstte, sararmış ve kenarları yanmış yerel bir gazete kupürü vardı: "1962 Yazında Sır Olan Aşıklar: Leyla ve Demir Nerede?" Yazının hemen altında, Sedat’ın lise yıllarındaki en yakın arkadaşı Demir ile okulun en neşeli kızı Leyla’nın yan yana gülümsediği bir fotoğraf duruyordu. Onlar, bizim evlendiğimiz yıl ansızın şehri terk ettikleri söylenen, bir daha haber alınamayan dostlarımızdı. Ancak sandığın derinliklerine doğru elimi uzattığımda, gerçeğin çok daha karanlık bir mahzende saklandığını anladım.

Gazetenin altında, o yıllara ait iki adet nüfus cüzdanı ve kana bulanıp kurumuş eski bir lise ceketi vardı. Ama beni asıl yıkan, sandığın en dibinde duran, Sedat'ın o kendine has kargacık burgacık yazısıyla tuttuğu gizli günlüktü. Dehşet içinde sayfaları çevirdim.

"14 Eylül 1962... Demir, Leyla’nın sana olan aşkını öğrendiğinde kavga etmeye başlamıştınız. Sadece onu korumak istemiştim ama öfkem ellerimi kontrol etmeme engel oldu. O gece depo inşaatında ikinizin de nefesi kesildiğinde, aslında kendi ruhumu da oraya gömdüğümü biliyordum. Seni seviyordum Gülüm, seni kaybetmemek için dünyayı karşıma alabilirdim ama en yakın dostlarımı toprağın altına, bu sandığın içine sakladım. Hayatımızı kurduğumuz o evin temelindeki nefreti ve ölümü kimse görmedi."

Elimdeki fenerin ışığı sandığın içindeki kemikleşmiş kalıntılara vurduğunda soluğum kesildi. Sedat, altmış iki yıl boyunca her sabah yüzüme gülümsemiş, her gece bana sarılıp uyumuştu; oysa ellerinde iki canın vebali, ruhunda ise bir katilin sessizliği vardı. Bizim "huzurlu" evliliğimiz, meğer maktullerin sessizliği üzerine inşa edilmiş bir tiyatroydu. Onca yıl boyunca bana aldığı her çiçekte, çocuklarıma dokunduğu her saniyede bu karanlık sırrı beraberinde taşımıştı.

Taksiyle geri dönerken şehrin ışıkları gözümde birer matem fenerine dönüştü. Eve girdiğimde, koridordaki aynada kendime baktım. Karşımda duran kadın, bir katilin hayat arkadaşı, bir caninin tesellisiydi. Sedat gitmişti ama ardında bıraktığı bu buz gibi gerçek, mezarının başında döktüğüm her damla gözyaşını zehre dönüştürdü. Salondaki o boş koltuğa baktım; artık orada huzurla uyuyan bir eş değil, altmış yıl boyunca bir cesetle aynı yastığa baş koymuş olmanın verdiği o dayanılmaz tiksinti oturuyordu. Gerçek, bazen mezardan daha soğuktu ve Sedat, giderken beni de o sandığın içine, o karanlık geçmişin yanına canlı canlı gömmüştü.

FOTO GALERİLER