İsmim Elif, otuz iki yaşındayım ve rüya gibi bir düğün gününde

Ege’nin serin rüzgarı, kıyıya vuran dalgaların sesiyle birleşerek tarihi taş konağın pencerelerinden içeri sızıyordu. Aynadaki yansımama baktığımda, dantel detaylı bembeyaz gelinliğimin içinde hayatımın en mutlu gününü yaşadığıma emindim. Mert, yan odada arkadaşlarıyla gülüşüyor, hayatımızın birleşeceği o anı bekliyordu. Mert ile tanıştığımız ilk günden beri ruh eşimi bulduğuma inanmıştım. Mimarlık ofisinde tanışmıştık; sakin yapısı, işine olan tutkusu ve bana olan derin sevgisi her zaman sığınağım olmuştu. Ancak bu kusursuz tablonun arkasında tek bir karanlık leke vardı: Ailesi. Mert, annesiyle ilgili sorularımı hep 'O kadın geçmişimi küle çevirdi, Elif. Lütfen onu bu güzel günümüze dahil edip huzurumuzu bozma,' diyerek geçiştirmişti. Onu o kadar çok seviyordum ki, acısını deşmemek için bu sırrı kabul etmiştim.

Tören saati geldiğinde, bahçedeki asırlık zeytin ağaçlarının altında dizilmiş sandalyeler dolmuştu. Müziğin ilk notaları duyulduğunda, babamın kolunda yürümeye başladım. Mert, sunakta durmuş, gözlerindeki yaşlarla bana bakıyordu. Her şey mükemmeldi; ta ki konak kapısının sertçe çarpılma sesiyle müzik aniden kesilene kadar. Bahçeye giren kadın, yaz sıcağına inat simsiyah bir elbiseyle, başında siyah bir tülbentle ağır adımlarla ilerliyordu. Mert’in bakışlarındaki sevgi bir anda yerini saf dehşete ve nefrete bıraktı. Mert, 'Burada ne işin var? Git buradan!' diye bağırdı. Sesi her zamanki yumuşaklığından uzak, çiğ ve yırtıcıydı. Kadın hiç istifini bozmadan, konukların arasındaki sessizliği yararak tam karşımda durdu. Yüzündeki derin çizgiler, sadece yaşın değil, büyük bir kederin izlerini taşıyordu. Mert’in annesi Nermin Hanım olduğunu anlamam uzun sürmedi; gözleri Mert’in gözlerinin aynısıydı Devamı....

FOTO GALERİLER