Gömülü Sırlar: 62 Yıllık Bir Yanılsama
Altmış iki yıl, bir insanın ömrünü bir başkasının ruhuna iliklemek için yeter de artar bile. Sedat benim için sadece bir eş değil; çocukluğumun masumiyeti, gençliğimin heyecanı ve yaşlılığımın sükunetiydi. Onu ilk kez lise binasının tozlu koridorlarında, elinde bir tomar kitapla gördüğüm o gün, bu uzun yolculuğun nihayetinde kalbimin böyle bir enkaz altında kalacağını asla tahmin edemezdim. Bizimkisi, çevredekilerin gıptayla baktığı, zamanın aşındıramadığı o nadir masallardan biriydi. İki oğlumuzun ilk adımlarında el eleydik, torunlarımızın kahkahalarında birbirimize bakıp gülümsedik. Sanki dünya dönerken biz sabit kalmış, birbirimizin değişmez limanı olmuştuk.
Ancak geçen ayın o buz gibi gecesinde, o liman ansızın çöktü. Sedat, altmış iki yıl boyunca başını koyduğu yastıkta, şafak sökmeden hemen önce sessizce veda etti hayata. Horultusunun yokluğuyla uyanmak, yatağın diğer yarısındaki o derin ve soğuk boşluğa dokunmak, içimdeki bir damarın kopup gitmesi gibiydi. Kalbim paramparçaydı. Bu günün geleceğini, birimizin diğerini illaki arkada bırakacağını biliyordum ama bu gerçeği bizzat solumak, hayal ettiğimden çok daha ağır, çok daha boğucuydu.
Cenaze günü, gökyüzü yasımıza ortak olurcasına kurşuni bir renge bürünmüştü. Cami avlusundaki kalabalık, taziyeler, fısıltılar... Hepsi bir uğultudan ibaretti. Bacaklarım, üzerimdeki bu manevi yükü taşıyamayacakmış gibi titriyor, güçlükle ayakta duruyordum. Tabutu omuzlarda giderken, hayatımın elli küsur yılının o ahşap kutunun içinde toprağa gömüldüğünü hissettim. Tören bitip insanlar yavaş yavaş dağılmaya başladığında, gözyaşlarımı silmek için mendilime uzandım. Tam o anda, kalabalığın arasından sıyrılan, tanıdık olmayan bir çehre belirdi karşımda.
On iki, bilemediniz on üç yaşlarında, solgun yüzlü ve ürkek bakışlı bir kız çocuğuydu bu. Gözleri doğrudan benimkileri buldu. Yanıma yaklaşıp, sesindeki tuhaf bir eminlikle sordu: "Siz Sedat Bey'in eşi misiniz?"
Şaşkınlıktan dilim tutulmuştu. Nemli gözlerimle sadece başımı sallayabildim. Küçük kız, hırkasının cebinden sararmış, üzerinde ismimin yazılı olduğu bir zarf çıkardı ve bana uzattı. "Eşiniz bunu bugün, yani tam olarak cenaze gününde size vermemi istedi," dedi çocuksu bir ciddiyetle. "Bana verdiği talimat tam olarak buydu."
Zarfı alırken ellerimin titremesine engel olamadım. Parmaklarımın ucundaki kâğıt, sanki içinde yanıcı bir sır saklıyormuş gibi tenimi yaktı. "Kimsin sen yavrum?" diye soracak oldum ama kız çoktan arkasını dönmüş, o hüzünlü kalabalığın arasında bir gölge gibi kaybolup gitmişti. Elimde bir anahtar ve bir kağıt parçasıyla, altmış iki yıllık bir yanılsamanın ilk çatlağına dokunduğumu o an hissettim. Eve dönüp de o mektubu açtığımda, sadece bir adamı değil, aslında paylaştığımızı sandığım koca bir ömrü de kaybettiğimi anlayacaktım Devamı.....