Siyah Kutudaki Vasiyet
Annemin en sevdiği porselen çay bardağı mutfak zeminine çarpıp binlerce küçük kristal parçasına ayrıldığında, evdeki o ağır ve tozlu sessizlik de yerle bir oldu. Babam karşımdaki sandalyede, sanki biraz önce hava durumundan bahsetmiş gibi sakin bir ifadeyle oturuyordu. Ellerini masanın üzerine, her zaman yaptığı gibi kenetlemişti. Yanında ise Ece vardı. Çocukluğumun, gençliğimin, sırdaşlığımın ve en önemlisi yasımın ortağı olan Ece.
"NASIL? Annem daha yeni öldü. Neler oluyor?" diye bağırdım. Sesim, boş mutfak duvarlarında yankılanırken boğazımdaki o sızlayan yumruğun daha da büyüdüğünü hissettim. Daha kırkı çıkmamış bir ruhun, annemin hatırasının henüz sıcak olduğu bu evde, böyle bir cümleyi nasıl kurabilirlerdi?
Ece, her zamanki zarif ve mesafeli tavrıyla sandalyeden kalkıp bana doğru bir adım attı. Gözlerinde daha önce hiç görmediğim, kederle karışık tuhaf bir kararlılık vardı. Titreyen sesini bastırmaya çalışarak, "Böyle tepki vereceğinden korkuyorduk ama bunu senin için yapıyoruz," diye fısıldadı.
Onun bu sözleri, zihnime bir kor gibi düştü. "Hayır," dedim ona, gözlerimden akan yaşları elimin tersiyle silerken. "Bunu kendin için yapıyorsun. Maddi gücü, bu geniş evi, babamın bitmek bilmeyen ilgisini istiyorsun. Annemin yerini çalmak için ne kadar da az beklemişsin."
Ece ile biz ilkokuldan beri ayrılmaz ikiliydik. "Her zaman senin yanında olacağım," derdi hep omzuma yaslandığında. Annem geçen ay aniden bizi terk edip gittiğinde, kapıyı ilk çalanın o olmasına şaşırmamıştım. Elinde elmalı pastayla gelir, mutfaktaki yas havasını dağıtmaya çalışırdı. Babamın gömleklerini ütüler, o balkonda annemin boş sallanan koltuğuna bakarken sessizce yanında oturur, sanki babamın acısını kendi üzerine çekmeye çalışırdı.
Başlangıçta minnettardım. Annemin bıraktığı boşluk o kadar derindi ki, birinin babama destek olması yükümü hafifletiyordu. Ancak zamanla sahneler değişmeye başladı. Ece içeri girdiğinde, yetmiş yaşındaki babamın yorgun yüzünde o belli belirsiz tebessümü fark etmeye başladım. Elini babamın omzuna koyuşu, benim alışık olduğum teselli dokunuşundan daha farklıydı. Ben odaya girdiğimde aniden kesilen o fısıltılı konuşmalar, hayatımın ortasına düşen birer gölge gibiydi.
Belediyedeki nikahları, hayatımın en karanlık günüydü. Gitmedim. O günden sonra babam sessizliğe gömüldü, ben ise öfkeye. Tam bir yıl boyunca babamla sadece zorunlu bayram telefonlarında konuştum. Ece’nin gönderdiği her kartı, üzerindeki imzayı dahi görmeye tahammül edemeden çöpe attım. Her bayramda, her özel günde annemin evinin ve hayatının nasıl sistemli bir şekilde işgal edildiğini düşünerek yandım.
Bir yıl sonra, doğum günümde şirketin gri ve soğuk lobisinde kuryenin geldiği söylendiğinde sıradan bir hediye bekliyordum. Ancak karşımda elinde küçük, simsiyah bir kutu tutan, eski dostum—yeni üvey annem—Ece’yi görünce dondum kaldım. Elleri titriyor, sanki taşıdığı ağır bir kurşun kalıbıymış gibi kutuyu sıkı sıkı tutuyordu. Yanıma geldi, etrafımızdaki insanların meraklı bakışlarına aldırmadan kulağıma eğildi: "Lütfen beni dinle. Onunla bu yüzden evlendim. Yalnızca tek başınayken aç bunu."
Kutuyu ayaklarımın dibine bırakıp arkasına bakmadan uzaklaştı. Akşam olup odamın yalnızlığına gömüldüğümde, kutu başucumdaki masada bana bakıyordu. Parmaklarım kapağa gittiğinde kalbimin ritmi hızlandı. Kapağı kaldırdığımda gördüğüm ilk şey annemin hiç bilmediğim bir fotoğrafıydı. Altında ise o tanıdık, zarif el yazısı: "Canım kızım, eğer Ece bu kutuyu sana verdiyse, ona ettirdiğim yemini tutmuş demektir."
Mektubun devamını okurken ellerimin zangır zangır titrediğini fark ettim. Kağıdın kokusu, annemin en sevdiği lavanta kolonyasıyla karışık bir ilaç kokusu yayıyordu odaya. Gözlerim satırların üzerinde adeta birer kaza kurbanı gibi savruldu.
"Sana bu gerçeği söylemek benim için ölümdü, ama saklamak daha da beter bir sondu," diyordu annem. "Doktorlar son evreye girdiğimi, birkaç ayım kaldığını söylediklerinde babanın buna dayanamayacağını biliyordum. Babandaki o unutkanlık belirtileri, senin işlerin için başka şehre gittiğin aylarda hızlandı. Doktoruyla gizlice konuştum; teşhis Alzheimer'dı. Ben ölürsem, baban bir başına kalırsa o büyük boşlukta zihnini tamamen yitirecekti. Sana söyleyemezdim, senin de hayatın sönerdi grsele ilerleyn devamı sonraki sayfda....