Lekeli İpek

Merdivenlerin başına geldiğimizde, aşağıdan gelen yaylı çalgılar dörtlüsünün vals ezgileri yukarıya kadar tırmanıyordu. Şampanya kadehleri tokuşturuluyor, sahte kahkahalar kristal avizelerin altında patlıyordu. Salonun devasa kapıları açıldığında müzik aniden durmadı ama fısıltılar birer birer kesildi. Girişteki çiçek aranjmanlarının arasından belirdiğimde, iki yüz seçkin davetlinin bakışları önce yüzümdeki gülümsemeye, sonra göğsümdeki o karanlık, çirkin lekeye kilitlendi. Bir şok dalgası, en ön sıradan en arkaya kadar bir domino taşı gibi yayıldı.

Mert, sunağın önünde, arkası dönük şekilde bekliyordu. Yanında duran annesi Nermin Hanım, kapı sesini duyunca o mağrur edasıyla arkasına döndü. Yüzündeki zafer sarhoşu gülümseme, beni o parçalanmış, kirletilmiş ipeğin içinde dimdik yürürken gördüğü an donup kaldı. Gözleri yuvalarından fırlayacak gibi oldu, inci kolyesine giden eli boğazında asılı kaldı. Benim yıkılmamı, bir otel odasında hıçkırıklara boğulmamı bekliyordu; oysa ben, onun nefretini bir pelerin gibi kuşanmıştım.

Her adımımda, lekenin kokusu davetlilerin burunlarına ulaşıyordu. Yüzlerini buruşturanlar, yanındakinin kulağına dehşetle fısıldayanlar oldu. Mert nihayet bana döndüğünde yüzü kireç gibi kesildi. "Leyla? Bu... bu ne hal?" diye kekeledi, sesi tüm salonda yankılanarak.

Babam elimi bıraktı. Mert’in tam karşısında, Nermin Hanım’ın sadece bir karış uzağında durdum. Gözlerinin içine baktım; orada saf bir korku vardı. Eğilip gelinliğimin dantelleri arasından o leke bulaşmış "Haddini bil" notunu çıkardım ve herkesin göreceği bir ağırlıkla Mert’in yakasındaki çiçeğin üzerine iliştirdim. Salon buz kesti.

Mert şaşkınlıkla notu alırken, ben bir adım daha atıp Nermin Hanım’ın kulağına doğru eğildim. Kokumun ve o iğrenç sıvının esansı ciğerlerine dolsun istedim. "Oğluna sadece saygıyı öğretmişsin Nermin Hanım," diye fısıldadım, sesim bir bıçak kadar keskindi. "Ama dürüstlüğü öğretmeyi unutmuşsun. Kasanın en alt gözündeki o kırmızı dosyayı ve İsviçre’deki o isimsiz hesabı bulduğumu unuttun. Az önce avukatıma bir e-posta gönderdim. Eğer bugün bu tören bitmeden önümde diz çökmezsen, Soykan imparatorluğunu o ipek mendillerinle bile temizleyemeyeceğin bir pisliğin içine gömeceğim."

Nermin Hanım’ın dudakları bembeyaz oldu, elindeki yelpaze büyük bir gürültüyle yere düştü. Mert’e döndüm, yüzümde dünyanın en masum gülümsemesiyle. "Hadi sevgilim," dedim yüksek sesle, "Yeminlere geçelim mi?"

Mert’in yüzündeki şaşkınlık, yerini yavaş yavaş kontrol edemediği bir paniğe bırakıyordu. Annem ve müstakbel karım arasındaki o ölümcül sessizliğin ortasında kalmış, davetlilerin meraklı bakışları altında eziliyordu. Nermin Hanım’ın az önce titreyen elleri şimdi yanlarına düşmüş, o sarsılmaz otoritesi bir kağıt kule gibi devrilmeye başlamıştı. Gözlerindeki o kibirli parıltı sönmüş, yerine ilk kez saf, ham bir çaresizlik yerleşmişti. Kırmızı dosya; Soykan ailesinin nesillerdir süregelen vergi kaçakçılığının, hayali ihalelerin ve görkemli malikanelerinin altına gömdükleri o karanlık temelin anahtarıydı.

“Leyla, ne diyorsun sen? Ne dosyası?” diye fısıldadı Mert, sesi çatallanarak.

Cevap vermedim. Sadece Nermin Hanım’ın gözlerinin içine bakmaya devam ettim. O an, koridorda yürürken üzerimde taşıdığım o leş kokulu sıvının aslında benim değil, onların ruhlarının kokusu olduğunu anladım. O siyah leke, benim saf ipeğimi kirletmemiş, aksine bu ailenin üzerine giydiği o sahte beyazlığı söküp atmıştı.

Nermin Hanım, boğazını temizlemeye çalıştı ama hıçkırığa benzer bir ses çıktı ağzından. Çevresindeki o seçkin davetli topluluğu, bu sessiz infazın kokusunu almış gibi nefeslerini tutmuştu. Kadın, hayatı boyunca inşa ettiği imajın saniyeler içinde kül oluşunu izliyordu. Bir adım öne çıktı, topuklu ayakkabılarının mermerde çıkardığı ses, bir idam mangasının ayak sesleri kadar keskindi. Eğildi. Önce elindeki elmas işlemeli çantayı yere bıraktı, sonra sanki bin yıllık bir yükün altında eziliyormuş gibi yavaşça dizlerinin üzerine çöktü.

Salonda buz gibi bir rüzgar esti. Kimse kımıldayamıyordu. Bir Soykan, bir "hiç kimsenin" önünde diz çöküyordu. Nermin, titreyen parmaklarıyla gelinliğimin leke tutmamış ucuna uzandı. Sesi, bir kraliçenin değil, bir mahkumun sesiydi: "Lütfen... Yalvarırım yapma. Ailemizi yok etme."

Mert dehşet içinde annesine, sonra bana baktı. "Anne, ne yapıyorsun? Kalk ayağa!" diye bağırdı ama sesi o kadar acizdi ki kendi bile inanmadı.

Mert’in kolunu nazikçe kenara ittim. Eğilip Nermin Hanım’ın kulağına son bir kez fısıldadım: “Haddimi bildim Nermin Hanım. Artık sınırları ben çiziyorum.”

Yavaşça arkama döndüm. Babam, kapının eşiğinde gururla ve bir o kadar da hayretle beni bekliyordu. Lekeli ipekten eteklerimi topladım, yerdeki notun üzerinden geçip gittim. Arkamda mahvolmuş bir itibar, diz çökmüş bir tiran ve ne yapacağını bilmeyen bir koca bıraktım. Salonun devasa kapılarından dışarı çıktığımda, gün batımının kızıllığı üzerimdeki siyah lekeyi altın rengine boyuyordu. Artık üzerimdeki elbise kirli değildi; o, özgürlüğümün en asil üniformasıydı. Arabama binerken dikiz aynasından malikaneye son kez baktım. Soykanların saltanatı, bir kadeh şampanyanın yere düşüp kırılması kadar zarif ama geri dönülemez bir şekilde sona ermişti.

FOTO GALERİLER